Yazılar

HANGİ FELSEFE RUHA ŞİFA OLABİLİR?

Elli yıla yaklaşan psikiyatri ve psikoterapi alanındaki mesleki çalışmalarımdan edindiğim izlenimlere dayanarak iddia edebilirim ki, tıbbı ya da psikolojik yardım bazı ruhsal sorunlarla baş edebilmek için gerekli ama yeterli değildir. Özellikle günümüzde psikofarmakolojik ajanların sağladığı hızlı ama çoğu defa geçici düzelme ya da rahatlamalar, kalıcı bir iyileşme sağlamaktan uzak olduğu kadar yaşam kalitesini bozan ciddi yan etkilerinden ötürü tercih edilmemektedirler. Sayıları her geçen gün artan ve birbirleriyle amansız bir rekabet içinde çoğalan psikoterapi ekollerinin bazı yaşam krizleri ve ilişki sorunları içinde bunalan kişilere destek sunduklarını inkar edecek değilim. Uzun yıllar psikoanalitik psikoterapi dersleri veren ve özel muayenehanesinde ağırlıklı olarak kısa süreli dinamik terapi uygulayan kıdemli bir terapist olmama ve bu uygulamanın mucidi dahi düşünür ve terapist olan Freud’un zihin ve insan kuramına yürekten bağlı olmam rağmen, psikoanalitik yaklaşımın da sınırlarını ve kısıtlılıklarını açık sözlülükle itiraf etmek durumundayım. İnsan ruhunun derinliklerine nüfuz etme bakımından psikoanalitik yöntemin hakkını teslim etmekle birlikte, türü ne olursa olsun ruhsal acılar içinde kıvranan insanlara fazlasıyla pozivistik ve mekanik bulduğum analitik yaklaşımın yeterli insani sıcaklığı sunma ve derin bir empatik diyaloğu sağlama bakımından kısıtlı olduğunu düşünüyorum. Nitekim bu kısıtlılığı aşma iddiasında olan hümanistik ve varoluşçu psikoterapi okullarına sempatim giderek artmaktadır. Psikanalizin kuramsal varsayımlarından beslenmekle birlikte hümanistik ve varoluşçu terapistler, felsefenin uygulamalı disiplinleri olan etik, ontoloji, değerler kuramı hatta metafizik ve estetik gibi yaşamsal konularla çok yakından ilgilenmektedirler. Erich Fromm, Carl Rogers, Abraham Maslow, Rollo May, İrwin Yalom gibi ünlü terapistleri aynı zamanda filozoflar olarak görmek pek ala mümkündür. Nitekim, ünlü bir sosyal filozof ve psikoanalist olan Erich Fromm, neredeyse tüm eserlerinde özgürlük, yalnızlık, anlam arayışı ve varoluşsal kaygı ile baş etmede sevginin değeri gibi pratik hayata dokunan konuları işlemesi tesadüf değildir. Yukarda saydığımız temaları işleyen yazılarından alıntılarla Fromm’un felsefesini özetlemek, özellikle filozof-terapistlerin ruha şifa sunma bakımından ne kadar başarılı olabileceğini göstermesi açısından yararlı olacaktır.

Adlarını saydığım ve daha sayamadığım pek çok filozof-terapist, felsefenin akademik kurumlarda büyük bir saygınlıkla karşılanan mantık ve analitik felsefe gibi soyut, kendi kendine göndermelerle dolu, dünya ve hayat hakkında söyleyecek pek az şeyi olan konularla ilgilenmemektedirler. Benim de kişisel olarak ruha şifa sunabilecek felsefeden beklediğim vaat de; hayata dokunan, iyi hayatın nasıl mümkün olabileceğine, bizi sürekli bir sevinçte kalmaktan alıkoyan dünya görüşlerimize ve insan anlayışlarımıza sinmiş olan ön kabullerin ve gizli varsayımların irdelenmesine ve sorgulanmasına yönelik araştırmalardan hareketle daha kutlu ve özgür bir hayat sürebilmemizde rehber olmasıdır.

Çağların bilgeliğinden yararlanmak, hayata dair sorunlarla ciddi bir şekilde uğraşmış filozofların tefekkürlerinden öğrenebileceğimiz çok şey olduğunu kabul etmekle başlar ve bu uğraş akademik felsefe eğitimi yapmamızı gerektirmez. Fakat seçilmiş filozofların düşüncelerini, görüşlerini ve sorunları irdeleme yöntemlerini kavramak için elbette entelektüel çaba gerekir.

Ruhumuza şifa verebileceğine inandığım felsefe tarzının antik Yunan’da Stoacılık diye bilinen felsefe okulu ile başladığını düşünüyorum. Modernitenin şafağında akılcılık akımının boy gösterdiği dönemde eserlerinin bir bölümünü yayımlamış ama baş yapıtı olan Ethica’yı ancak ölümünden sonra yayımlanmak üzere hazırlamış olan radikal aydınlanmacı filozof Spinoza ile zirve yapan modern Stoacılık’tan yaşam ustalığı ve kutlu, sevinç dolu bir varoluşa ulaşma konusunda öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum.

Spinoza için ayrı bir bölüm ayırmanın uygun olacağını düşünerek bu bölümde antik Stoacıların öğüt ve önerilerine odaklanmak üzere felsefenin bizlere neler vaat ettiğine göz gezdirebiliriz.

Felsefe, Montaigne’nin veciz bir biçimde özetlediği gibi “ölmeyi bilmek sanatıdır”. Yine Felsefenin kurucu babası sayılan Sokrates’e kulak verirsek; “sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez”. Kadim Doğu’dan gelen bir ses:, Budha, “ Marangozlar ağaca, okçular oklara şekil verirler; bilgeler de kendilerine”

Antik Yunan’dan Epikuros: “ Her hangi bir biçimde kafa karışıklığına sebep olan bütün sahte Anlayış ve Görüşleri dışlayan Akıl, yaşamı hoş ve mutlu kılan tek şeydir. Epikuros şöye devam ediyor: “Akıl hastalıklarına gelince, bu açıdan haklı olarak akıl ilacı olarak görülen felsefe, bunlara deva sağlar.”

Roma İmparatoru, büyük stoacı Marcus Aurelıus : “ Yaşam süresi bir noktadan ibarettir; yaşamın özü bir akış, algıları kasvetli, gövdenin bileşimi bozulabilir, ruh hızlı bir deveran, kader esrarlı ve şöhret anlamsızdır… O zaman insana yol gösterebilecek ne var? Sadece tek bir şey: felsefe..”

Amerikan Bağımsızlık ve Demokrasi Mücadelesinin mütavazı düşünürü Henry David Thoreau : “ Filozof olmak sadece ince kavrayışlı fikirlere sahip olmak ya da bir felsefe ekolü kurmak değildir…Filozofluk, hayatın bazı sorunlarını kuramsal değil, pratik anlamda çözmektir…”

Bütün bu özlü anlatımlarda ifadesini bulan şey, pratik felsefenin hayatın gerçek sorunları ile uğraşması gerektiği ve sahici bir felsefe yapmanın dertlerimize deva olabileceği inancıdır. O halde biz de haklı olarak soruyoruz, insan olmanın en dayanılmaz derdi nedir?

Sonlu bir varlık olan insan, diğer canlı türlerinden farklı olarak öleceğini bilir ve yakınlarının, sevdiklerinin de öleceğini bilir. Öyleyse insan, a priori kaygı veren, hatta saçma ya da dayanılmaz olan bu durumu sorgulamaktan kaçamaz. Bu yüzden ona “kurtuluş” vaat eden dinlere başvurur. Felsefe, dinlerin vaatlerini yeterince makul bulmayan, sağlam iman ve sevgi sayesinde “ öte dünya”da tekrar dirileceğimize dair teselli verici sözlerini akla uygun görmeyen kuşkucular için başka bir yaklaşım önermektedir.

Felsefe, bize ölümün tüm veçheleri ile baş edebilmemiz için aşkın bir iradeye değil, kendimize dönmemizi ve aklımıza güvenmemizi salık veriyor.

Felsefe olmaksızın yaşadığımız dünya ile ilgili hiçbir şeyi anlayamayız. Felsefe aydınlatıcı bir rehberdir, ışık saçan Hakikatin nurudur. Çünkü bizler farkında olmasak da düşüncelerimizin, kanaatlerimizin, inançlarımızın ve değerlerimizin tümü, düşünce tarihi içinde geliştirilmiş ve kurulmuş dünya görüşleri içinde yer alırlar. Bu düşünce sistemlerinin mantığını, içeriğini, temellendirme ve gerekçelendirme tarzlarını tanımak demek felsefe yapmak demektir.

STOACILIK VE FELSEFENİN ÜÇ BOYUTU

Ruhumuza şifa sunacak pratik felsefenin üç boyutu olduğunu söyleyebiliriz.

  1. THEORİA : Felsefeyi soyut kavramlar icat etmek ve bu kavramlarla gerçekliğin özüne yolculuk yapmak olarak düşündüğümüzde, kuram anlamındaki theoria ile işe başlamak yadırgatıcı gelebilir. Ancak Stoistlerin “theoria” kavramından ne anladıklarını inceledikten sonra, sanırım yadırgamamıza gerek olmadığı anlaşılacaktır.

O halde işe etimoloji ile başlamalıyız. Eski Yunanca’da to theion: kutsal, oroa: görmek, temaşa etmek anlamına geliyor. Bileşik bir sözcük olan theoria ise, kutsal olanı görmek, temaşa etmektir.

Theoria, Dünyanın esasını, onda en sahih gerçeği, en önemli ve anlamlı olan şeyi görmek demektir. Bu derin gerçeklik de onlara göre; hem adil hem güzel olan ahenktir, nizamdır. Yunanlılar bunu KOSMOS olarak adlandırırlar.

Kosmos; evrenin bütününü sanki düzenli ve canlı bir varlık gibi tasarlamak demektir. Stoacılar için dünyanın yapısı ve kozmik düzen, sadece muhteşem bir düzen değil, canlı varlığı andırır bir nizamdır. Bütünün her parçası, bu devasa bedenin her uzvu, mükemmel bir şekilde olması gerektiği yerdedir. Bu nizam, felaketler hariç kusursuz, hatasız ve öğeleriyle tam bir uyum içerisinde ezelden beri işler ve ebediyete kadar da sürecektir. Theoria’nın tanımamıza ve kavramamıza yardım edeceği tek hakikat, işte bu Kosmostur.

Stoacıların bizi temaşa etmeye çağırdıkları kutsal, kişileştirilmiş bir Tanrı ile hiçbir ilgisi olmayan, dünyanın nizamı ile iç içe geçmiş bu kutsaldır. Temaşa için her yola başvurulmalıdır. Fizik, astronomi, biyoloji ve matematik bu temaşa sürecinin güvenilir araçlarıdır. Ancak bu araçların verileri insan zihninde tam da Kosmos’un mahiyetine uyacak şekilde bütünleştirilmeli ve bizi kuşatan bu muazzam gerçekliğin doğru tasvir edilmesine hizmet etmelidir.

Evren, stoacılar için hem akli, yani LOGOS anlamında akledilebilir, hem de “theion” yani kutsaldır. Evren bir mucizedir ama yaratıcısı ne insandır ne de aşkın bir irade olan Tanrıdır.

Kutsal, mucizevi olduğundan insani bir şey olamaz. Çiçeron, “Dünya bilinç, akıl ve zeka dolu canlı bir varlıktır” derken tam da theoria’nın dilini kullanmaktadır.

Theoria’nın pratik sonuçları (ahlak, hukuk, politika ve estetik) bakımından konuya bakacak olursak, insanların davranış modeli olarak bu düzenli ve akli doğayı taklit etmeleri gerektiği sonucu çıkar. Estetik yaratıcılığın esin kaynağı da Kosmos’un logos’u olmalıdır. Bu ahenkli nizamın, adil ve kendinde iyi olduğu için bize ihtiyacımız olan ne varsa ihsan edeceğine inanç önemlidir. Doğa, dünyada hareket edebilmemiz için bir beden, dünyanın düzenine uyum sağlamamız için akıl, yaşamak için yeterli zenginliği temin eden varlıklar ihsan etmiştir. Geçici olan şeyler dünyası bizi yanıltmamalı. Bizi kuşatan duyumsanabilir dünya, doğumun ve çürümenin hakim olduğu tek alandır; fakat bu alan, aslında bütünün önemsiz bir parçası bile değildir.

  1. ETİK: Pratik felsefenin ikinci boyutu olan “iyi yaşam nedir?; İyi nedir? Anlamlı ve değerli yaşam nasıl bir yaşamdır? Gibi sorularla uğraşan etik, theoria’dan hareketle nasıl kurulmaktadır?

Stoacılara göre “İYİ” her neyse o, Kosmosla bütünleşmek ve kendimizi ona göre ayarlamakla hayat bulabilir.

Ahlakın ve politikanın anahtarı olan İYİ, ancak Kosmos’tan hareketle tanımlanabilir. Hakkaniyet öncelikle doğruluktur. Yapay uzlaşıları ve sözde değerleri alaya almak, yaşamlarını doğanın düzenine uyarlamak ahlaki yaşamın da ön koşuludur. Kiniklerden (antik kuşkucular) Diyojen gibi, İskender’e “ gölge etme başka ihsan istemem” diyebilmektir, iyi yaşam.

  1. Felsefenin üçüncü boyutu : BİGELİK VE KURTULUŞ.

Stoacılar felsefenin bu iki boyutunu bütünleyen bir üçüncü boyut olarak BİLGELİK nedir ve nasıl mümkündür? Diye sormaktan geri durmazlardı. Onlara göre insan için en büyük felaket olan ölüm, korkulacak bir şey değildir. Bir geçiştir sadece. Çünkü biz, kosmos’un ebedi bir parçası olduğumuz için ölümle yok olmamız diye bir şey söz konusu değildir, o halde korkmak için de makul bir neden yoktur.

Bütün dinlerin meşgul olduğu “kurtuluş” söylemleri ve vaatleri, Stoacılar için bir anlam ifade etmez. Bizler doğar ve ölürüz ama doğanın ebedi çevrimine katılmaktan başka mutlak yok oluş diye bir şeyden söz etmek anlamsızdır.

Ölüm, her şeyin nihai sonu değil, bir geçiş, bir durumdan diğer duruma “ göç”tür; Bu geçiş, evrenin bağrında gerçekleşir. Evrenin mükemmelliği, mutlak ve dolayısı ile kutsal bir kalıcılığa sahip olan külli bir mükemmelliktir.

İnsan, teorik ve pratik belli bir bilgeliğe eriştiğinde ölümün gerçekten var olmadığını, bir yok oluş değil başka bir var olma şekli olduğunu anlar. Kutsal ve ebedi olan Kosmos’un bir parçası olarak bizler de ezel-ebed olan kutsal gerçekliğe iştirak edebiliriz. Yeter ki, bu gerçeği anlayalım ve o andan itibaren ölüm korkumuzun, sadece öznel açıdan değil, fakat nesnel olarak da, tümtanrıcı (panteizm) bir bağlamda ne kadar temelsiz olduğunu kavrayabilelim.

Felsefenin ikinci boyutu olan pratik bilgelik bakımından zamanla ilişkimize yeni bir bakışla yaklaşmamız gerekir. Pişmanlıkların ve özlemlerin beslediği, geçmişten kaynaklanan kaygıların olduğu kadar, geleceğe yönelik tasarı ve umutlarımızın kaynağı, zaman ile ilgili tasarımlarımızda bulunmaktadır.

Epikuros ve Lucretos gibi antik, Spinoza ve Nietzche gibi modern stoacılarda olduğu kadar Tibet Budizmi gibi Doğu bilgeliklerinde zamanla ilişkili pratiklere büyük önem verildiği görülmektedir.

İKİ BÜYÜK KÖTÜLÜK: GEÇMİŞİN AGIRLIĞI VE GELECEKTEN UMUT.

Zamanın, aslında hiçbir şekilde var olmayan iki boyutuna, geçmiş ve geleceğe dalmayıp, mümkün mertebe “şimdi ve burada” olanla yetinmek, antik bilgeliğin temel ilkesidir.

“Başından sonuna düşündüğün hayatın seni sıkıntıya sokmasın, hiç. Gelecekte muhtemelen vuku bulacak acı olayları düşünme, her yeni anda, kendine şunu sor: “ Bu olayda dayanılmayacak, katlanılmayacak ne var?” O zaman hatırla: Seni sıkıntıya sokan şey, gelecek ya da geçmiş değil, şimdiki zamandır.” (Çiçeron)

“Umutsuz yaşanmaz” diyen popüler görüşün tersine Stoacılar, umudu en büyük kötülüklerden birisi olarak kabul ederler. Onların parolası “biraz daha az umut etmek, biraz daha çok sevmektir.” Umut, doğası gereği, eksik olana, yatışmaz gerilim ve kaygıya dairdir. Hiç durmadan tasarılar düzleminde yaşıyoruz; az ya da çok uzak bir geleceğe yerleştirdiğimiz amaçların peşinde koşuyor ve en alasından bir yanılsamanın etkisi altında, mutluluğumuzun ister sıradan ister yüce olsun fark etmez, kendi önümüze koyduğumuz ve en nihayetinde ulaşacağımız hedeflere, amaçlara bağlı olduğunu düşünüyoruz. Şimdiki zamandan ileriye doğru bu kaçış, bir eksiklikten kaynaklanıyor ama tam bir fasit daire oluşturarak, hedefe ulaştığımızda hissettiğimiz “bunca çaba bunun için miydi?” biçiminde yaşanan düş kırıklığı, bizim daha da eksikli yaşamaya mahkum oluşumuza da neden oluyor.

Antik Yunan’da ünlü bir mitolojik öykü olan “Pandora’nın kutusu” meselinde umut ile ilgili çok özel bir tespit gözümüzden kaçmamalı. Malum Pandora’nın kutusu açılıp bütün kötülükler yeryüzüne dağıldıktan sonra kutuda tek bir kötülük kalır; o da umuttur. Umut kötülüklerin anasıdır, adeta.

Stoacılıktan esinlenen Nietzche’nin “ amor fati” deyişinde özetlenen anlayış, tam da Seneca’ nın “Biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor” özlü sözü ile örtüşüyor. Gerçeği sevme, bir başka düzlemde yazgımızı sevme (amor fati) olarak anlaşıldığında, başımıza her ne geliyorsa gelsin, hayattan kopmamayı ve yaşama sevincimizi kalıcı bir biçimde bozmasına izin vermememiz gerektiğini ima ediyor.

Epiktetos (azatlı bir köle) :” İyi hayat, ne umudun ne de korkunun olduğu bir hayattır; yani olanla barışık hayat, dünyayı olduğu gibi kabul eden bir yaşamdır. Dünyanın kutsal, ahenkli ve iyi olduğu kanaati olmaksızın bu barışıklığın mümkün olamayacağını kabul edelim” derken iflah olmaz safdil Polyanna’cılık değil, gerçeklerle yüzleşme cesaretine işaret ediyor.

Epiktetos öğrencilerine şu öğüdü verirmiş: “ Üzüntüyü, korkuyu, kıskançlığı, başkalarının felaketine sevinmeyi, cimriliği, gevşekliği, nefsine düşkünlüğü ruhundan söküp atmalısın. Kosmos’a saygı duymadan, ona tüm varlığınla bağlanmadan ve kendini onun düzenine ayarlamadan bütün bu kötülükleri söküp atmak mümkün olmaz. Bundan başka bir şey istersen, yakınırsın, senden güçlü olanların peşinden giderek sızlanırsın, kendi dışında ve asla bulamayacağın bir mutluluğu ararsın daima; çünkü mutluluğu bulamayacağın yerde arıyor, aslında olduğu yere bakmayı ihmal ediyorsun”.

Bu sözler, hani Nasreddin Hoca’nın kaybettiği evin anahtarını sokak lambasının altında aramasına şaşıran komşusuna verdiği cevabı anımsatıyor: “Biliyorum komşu, ilerde kaybettim, orası karanlık ben de ışıkta anahtarı arıyorum”.

Epiktetos’un “ seni üzen, mutsuz eden şey olaylar, kişiler, nesneler değil; senin onlar hakkında geliştirdiğin düşüncelerin ve yargılarındır” ünlü sözü, tüm bilişsel terapilerin meşruiyetini kanıtlayan ve akılcı olmayan düşüncelerle çalışmanın ruha şifa sunabileceğine inancı temellendiren sağlam bir dünya görüşünün özeti gibidir.

Stoacılar, dünya varlıkları karşısında “bağlanmama” tavrının önemine vurgu yaparlar. Söz konusu olan, sevdiklerimize karşı sorumluluklarımız ve yükümlülüklerimiz bakımından duygusuz ve duyarsız olmak değildir. Bu dünyada hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, her şeyin değiştiği ve geçip gittiği gerçeğini bizlere unutturan bağlılıklardan sakınmaktır. Önerilen yaşam tutumu, şimdiki zamanla yetinmeyi bilmek, anda yaşamaktır.

Stoacı yaşam tarzının ve altta yatan dünya görüşünün bizi, bize verilmiş biricik armağan olan hayatla barışık yaşama yönünde güvenilir ve yararlı görüşlerle donatabileceği inkar edilemez. Fakat, sunduğu “kurtuluş” reçetesinin anonim ve gayrişahsi karakterde olması nedeni ile, kimileri için yeterince teselli niteliği taşımadığı da bir gerçektir. Bu görüş her ne kadar bize ebedilik vaat ediyor ise de bu vaat, kişisel değildir. Kosmos’un bir parçası olmak anlamındaki ebedilik, yaşayan, arzu varlığı ve ben bilinci taşıyan kişisel var oluşumuz için ne anlam ifade edebilir ki? Stoacıların dediği gibi ölüm bir geçiş olabilir ama bu “göç” sırasında bilinçli bireyselliğimizi oluşturan her şeyimizi kaybederiz. Dolayısı ile bu doktrin, fanilik karşısında duyduğumuz korku ve kaygılardan kurtulmayı hedefler ama bunu kozmik bir toz-duman ya da buluta dönüşmek pahasına vaat eder. İşte bu şekilsiz, bilinçsiz var oluşa razı olmayanlar için göç ya da geçiş anlayışı, sahici bir “kurtuluş” olarak görülmeyecektir. Bu noktada, özellikle semavi dinlerin vaat ettiği “öte dünyada diriliş” vaadinin neden bu kadar çekici geldiğini sanırım anlamakta zorlanmayız.

Stoacıların sevgi kavramı üzerinde önemle durmalarına şaşırmamak gerekir. Bu kavramı bence modern zamanlarda en iyi işleyen filozof-terapist Erich Fromm’dur. Bu nedenle onun sevme sanatı ile yaşam ustalığı ve bilgelik hakkında yazdıklarını kısaca özetlemekte fayda görüyorum.

HÜMANİSTİK PSİKOLOJİ VE VAROLUŞÇU TERAPİLER

Hümanistik Psikolojinin ortaya çıkışını sağlayan koşullara bakarsak, bu anlayışın nasıl geliştiğini daha kolay anlayabiliriz. 20. yüzyılın ortalarında psikolojide insanlığın ne olduğuna ve nereye doğru gitmekte olduğuna ilişkin iki farklı görüş egemendi. Bunlardan birincisi Freud’un Psikanalitik yaklaşımdır. Bu görüşe göre davranışlarımızın temel belirleyicisi bilinçdışı dürtülerdir. Bilindiği gibi iki ana içgüdüsel dürtü ( cinsel dürtü ve saldırganlık dürtüsü) bilinçdışından sürekli olarak bilinçli ve akli etkinliklerimizi etkilemeye devam etmektedir. Diğer görüş ise insanı, ileri düzeyde gelişmiş ama büyük bir fareden mahiyet itibarıyla pek de farklı olmayan bir canlı olarak gören davranışçı yaklaşımdır. Bu kuram, deneysel koşullar altında farenin koşullandırılması gibi, insanların da üzerinde denetim kuramadıkları çevresel uyarıcılara koşullanmalarla tepki gösterdiklerini öne sürmektedir. Yani insanlar kişisel bir seçim ve eğilimden dolayı değil, o an ya da daha önceden içinde bulundukları duruma göre, şartlı koşullanmalarının gereği olarak belli bir biçimde davranırlar.

İnsan doğasının ister içerden olsun ister dışarıdan belirlendiği fikrini benimseyen bu iki kuramı da yeterli bulmayan , başka arayışlar içinde olan bağımsız araştırıcılar da olmuştur. İnsan onuru ve özgür irade gibi felsefi konulara kuramlarında yer vermeyen bu iki psikoloji yaklaşımının dışında ‘üçüncü bir güç’ ortaya çıkar. Bu üçüncü yol zamanla ”Hümanistik Psikoloji” olarak adlandırıldı. Bu yaklaşımı diğer kuramlardan ayırt eden temel nokta, kişilerin kendi eylemlerinden büyük oranda sorumlu olduğunu varsaymasıdır. Bazen olaylara karşı otomatik bir tepki göstersek ve bilinçdışı dürtüler tarafından güdülensek de, her an kişisel yazgımızı belirleme ve seçimlerimize karar verme gücüne sahibizdir. İnsanların iradesi özgürdür. Dayanılmaz baskı ve yoksunluklar içinde kalsak da, özgür irademizle bu koşullara dayanma ve yaşam tarzımızı, hatta belirli bir dereceye kadar temel kişiliğimizi değiştirme gücümüz vardır. Özgürlük, sorumluluk ve onur gibi kavramlara vurgu yapan hümanistik psikologlar, varoluşçu akımlardan da önemli ölçüde etkilenmişlerdir.

1960’lı yıllarda giderek gelişen ve yaygın kabul gören bu anlayış özellikle bu yıllarda çok sayıda psikoterapist ve kişilik kuramcısı tarafından ilgiyle karşılandı. 1960’larda özellikle Amerikan toplumunda bireysellik ve kişisel ifadeye fazlaca vurgu yapan popüler kültür, hümanistik psikolojinin büyümesi için de uygun bir ortam yaratmıştır.

1967 yılında, hümanistik psikolojinin kurucusu olarak kabul edilen Abraham Maslow’un ‘Amerikan Psikoloji Derneği’ne başkan seçilmesi, bu yaklaşımın meşruiyetini çok arttırmıştır.

HÜMANİSTİK PSİKOLOJİNİN KAYNAKLARI

Hümanistik Psikoloji bir çok değişik kaynaktan beslenmiş olmasına rağmen, kökleri temel olarak iki alanda yatar: Avrupa kaynaklı varoluşçu felsefe ile Amerikan psikoloji ekolü.

Varoluşçu felsefe, sonraları hümanistik psikolojinin yapı taşı haline gelmiş, bir dizi metafizik ve ontolojik soruyu ele alıp işlemiştir. Bu sorulardan bazıları şunlardır: ‘ varlığın ve hayatın anlamı, özgür iradenin insan davranışlarındaki rolü, her insan tekinin biricikliği vb.

Avrupa’da psikoloji disiplini içinde olup da varoluşçu felsefeden doğrudan etkilenen kuramcılar ve terapistler, kendilerini öteden beri ‘varoluşçu psikologlar’ olarak adlandırmaktaydılar. Bu psikologlar kendi kişilik kuramlarını geliştirirken, kıta Avrupası kökenli ünlü ontolog ve fenomenologlardan yararlanmaktaydılar. Bunlar arasında özellikle Friedrich Nietzche, Heiddeger, Husserl, Kierkegaard ve Fransız varoluşcu Sartre sayılabilir. Kendilerini varoluşcu psikolog olarak tanımlayanlar arasında Ludwig Binswanger, Medard Boss, Viktor Frankl, R.D. Laing ( aynı zamanda antipsikiyatri akımının kurucusu) , Rollo May, Irwing Yalom sayılabilir.

Varoluşçu psikologlar ve terapistler, çoğunlukla varoluşsal kaygıya, yani kişinin yaşamında hiçbir anlam olmadığını keşfetmesinin ardından yaşadığı korku ve panik duygularına odaklanır. Varoluşçu terapi, genellikle seçme özgürlüğünü vurgular; boşluk, kaygı ve sıkıntı duygularını azaltıcı bir yaşam tarzı geliştirmeyi amaçlar.

Varoluşçuluk akımı psikologlar arasındaki tartışmalarda yer almaya başladığında, iki Amerikalı psikolog da geleneksel psikoloji kuramlarından hümanistik yaklaşıma geçtiklerini ilan eden makaleler yazıyordu. Bir psikoterapist olarak yaşadığı başarısızlıklar Carl Rogers’i, danışanları adına sorunlarının ne olduğuna ve nasıl çözüleceğine karar verme yetkisi ve becerisinin terapistlere ait olup olmadığını sorgulamaya itti. Yıllar sonra Rogers şöyle yazmıştır:” Ne kadar akıllı olduğumu kanıtlamak zorunda kalmazsam, hastanın ya da danışanın beni yönlendirmesine izin vererek daha iyi sonuç elde edilebileceğimi düşünmeye başladım”( 1967)

Hümanistik psikolojinin kurucularından Abraham Maslow içinse bu dönüm noktası, 11.ci Dünya Savaşı için yapılan savaş taraftarı yürüyüşlerden birisini izlerken gerçekleşti. Yürüyüş, savaşı özendirmeye yönelikti; ama Maslow, bu sırada psikolojinin insan davranışını anlamaya ne derece katkıda bulunduğunu düşünmekteydi.. Sonra birden “ insanoğlunun savaştan, ön yargıdan ve nefretten daha büyük bir şeye yetkin olduğunu kanıtlamaya “ karar verdi. (1968)

Bundan sonra Rogers ve Maslow, bütün yaşamlarını, insan davranışı üzerine geliştirdikleri yeni görüşleri yaymaya adadılar. Yazıları, diğer yaklaşımlarda gördükleri kısıtlılıklardan ve yetersizliklerden rahatsız olan psikologlar tarafından da ilgi gördü.

Hümanistik yaklaşımı kısaca tanımlamak mümkün değildir, çünkü hümanistik kişilik kuramını oluşturan öğeler üzerinde açık bir görüş birliği yoktur. Bu yaklaşımın en popüler olduğu 1960’lar ve 1970’lerde, neredeyse herkes kendini ‘hümanistik’ olarak tanımlayabiliyordu. Sonuç olarak hümanistik psikoloji, bir kitap ücreti pahasına insanların en hayati sorunlarını çözmeyi ve mutluluğu bulmalarını vaat eden, gelip-geçici terapilerden birisi olarak da görülmüştür. Son yıllarda bu kurama ilgi azalınca, bu yaklaşımın her önüne gelen tarafından suistimali de azalmıştır. Ancak, günümüzde kendini hümanistik psikolog olarak tanımlayan psikologlar, özellikle de psikoterapistler yine de bulunmaktadır. Hangi psikoterapi yaklaşımının hümanistik olarak ele alınacağını belirten ölçütler çok net olmasa da, bir psikoloji kuramına ‘hümanist’ etiketini koymadan önce, o kuramda şu dört öğenin bulunup bulunmadığına bakmak gerektiği bildirilmektedir. 1. Kişisel sorumluluğa, 2. “şimdi ve burada” ilkesine , 3. bireyin fenomenolojisine ( neler duyup-düşündüğü ve neler hissettiği) 4. kişisel gelişim üzerine yapılan vurgular.

KİŞİSEL SORUMLULUK

Varoluşçu filozofların sıkça dile getirdikleri gibi ‘sorumluluk’ fikri, hümanistik psikolojinin merkezi bir kavramıdır. Özetle söylemek gerekirse, yapıp-etmelerimiz, başımıza gelenler hep bizim kişisel sorumluluk alanımıza girer. Günlük yaşamımızda sürekli kurduğumuz “…meli, malı” kipiyle ilgili cümlelerimiz; örneğin, “derse girmeliyim, çalışmalıyım, çocuklarıma bakmalıyım, vatanımı sevmeliyim, iyi insan olmalıyım” gibi sorumluluklarımızı hatırlatan cümleler gibi. Ancak işin gerçeği, bunların hiçbirini yapmak zorunda değiliz. Bazı sınırlar dahilinde, aslında yapmamız gereken hiçbir şey yoktur. Hümanist psikologlar, davranışlarımızın o an ne yapmak istediğimizi gösteren kişisel tercihlerimizi yansıttığını ileri sürerler. İnsanlar ilişkilerini sürdürmeyi tercih edebilirler ama sürdürmek zorunda değillerdir. . Edilgen olarak hareket etmeyi tercih ederiz, daha etkin bir şekilde hareket etmeye de karar verebiliriz. İşe gitmeyi ya da arkadaşlarımızla buluşmayı ve eğelenmeyi tercih ederiz. Aslında bunlardan hiçbirini yapmak zorunda değilizdir. Bu tercihlerimiz için ödediğimiz bedel ağır olabilir, ancak yine de bu tercihleri yapabiliriz.

Psikanalistlerin ve davranışçıların, denetleyemediği güçlerin etkisi altında olan insan betimlemesinden farklı olarak, hümanist psikologlar, insanları, kendi yaşamlarını etkin bir şekilde biçimlendiren, bazı fiziksel kısıtlamalar hariç her şeyi değiştirme özgürlüğüne sahip varlıklar olarak görürler. Hümanistik psikolojinin genel hedefi, yapmak istedikleri her şeyi yapma ve olmak istedikleri her şeyi olma gücüne sahip olduklarını, danışanlarına ve hastalarına kabul ettirmektir. Tabii ki Erich Fromm’un doğru bir gözlemle ifade ettiği gibi, bu özgürlük ve getirdiği sorumluluk birçokları için korkutucudur. Bu durumda ‘özgürlükten kaçmak’tan başka çare yoktur.

ŞİMDİ VE BURADA

Hümanistik psikoloji anlayışına göre, hayatlarımızı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmedikçe, asla potansiyellerini tam olarak kullanan bireyler olamayız. Geçmiş ve gelecek üzerinde düşünmek yararlı olabilir, ancak insanların çoğu zaten yaşanmış ya da henüz yaşanmamış olaylar ve ilişkiler üzerinde düşünerek çok fazla zaman kaybederler. Bu etkinliklere harcanan zaman, kayıp zamandır; çünkü hayatı dolu dolu yaşamanın tek yolu şimdi ve burada yaşamaktır.

Sık duyduğumuz “bugün geriye kalan hayatımızın ilk günüdür” cümlesi, hümanistik psikologların ‘ şimdi ve burada’ ilkesinin popüler ifadesidir. Bu yaklaşım, insanların geçmişlerinin esiri olmaması gerektiğini savunur. Geçmiş deneyimlerimiz, kişiliğimizi ve davranışlarımızı mutlaka etkiler. Ancak bu deneyimlerin, olabileceğimiz şeyleri etkilemesine izin vermemeliyiz. İnsanların geçmişte yaşananlardan dolayı utanç hissetmelerine ya da edilgen olmalarına gerek yoktur. Sadece yapacak başka bir şeyiniz olmadığı için, mutsuz bir ilişkiyi sürdürmek zorunda değilsiniz. Geçmişiniz sizi bugün olduğunuz noktaya sürüklemiş olabilir; ama hep bu noktada kalmak zorunda değilsiniz.

“Şimdi ve burada” ilkesi, etkin bir terapi için hayati öneme sahip olduğundan daha ayrıntılı olarak işlenmeyi hak ediyor.

Varoluşçu terapistler arasında özellikle Yalom, bu ilke üzerinde ısrarla durmaktadır. “Burada” kavramı, terapi odasında, danışanla-terapist arasında olup bitene odaklanmayı kapsar. “Şimdi” kavramı da, geçmişe odaklanmak yerine şu anda yaşanmakta olan deneyimlere vurgu yapar.” Şimdi ve burada” ilkesinin altında yatan mantık şudur. Terapi, bir tür “mikrokosmos”tur. Terapi odası dışında akıp gitmekte olan hayat, terapi odasında küçük ölçekte olsa bile tekrarlanır. İkinci olarak, ruhsal yaşamlarımızın oluşmasında çok önemli bir işlevi olan kişilerarası ilişkiler, terapi odasında kendiliğinden ortaya çıkar. Kişilik gelişmesi açısından insanlar arası ilişkilerin önemi bilinmektedir. Terapi ihtiyacı duyan danışanların büyük bir çoğunluğu, kişiler arası ilişkilerde ciddi sorunlar yaşayan bireyler olduklarından, terapi süreci içerisinde de onların sorunlu ilişki kalıpların ortaya dökmesi kaçınılmazdır. Özellikle nevrotikler, uzun süreli ve doyurucu ilişkiler kurup sürdürmekte güçlükler çeken kişiler olduklarından, terapistle kuracakları ilişki hakkında farkında bile olmadıkları bir tür umutsuzluk yaşarlar. Terapi odasında kurulan ilişkide; umut, anlayış, sabır gibi düzeltici nitelikler ön plandadır. Bu nokta özellikle Sullivan gibi terapistler tarafından “düzeltici duygusal yaşantılar” (correctiv emotinal experinece) olarak tanımlanır.

Terapinin “mikrokosmos” olma özelliği; danışanın dışarıdaki varoluş tarzının terapi odasında tekrarlanmasıdır. Danışan, gerçek hayatında ürkek, güvensiz ve çekinik ise terapi ilişkisinde de öyle davranacaktır. Baştan çıkarıcı, olayları dramatize etmeye ve çevresini manipüle etmeye alışık olan histerik kişiler, terapisti, istemeden de olsa ayartmaya ve kısa sürede erotik transferans geliştirmeye yatkın olacaktır. İlişkilerde aşırı kontrolcü obsesif kişiler, terapiste ne kadar muhtaç olsa da onu da kontrol etmeye çalışacaktır.

Şimdi ve burada ilkesine duyarlı terapistler, seans sırasında yaşanan sıradan olaylara odaklanmaya hazırdırlar. Danışanın nasıl selam verdiği, nereye ve nasıl oturduğu, odadaki nesneleri nasıl incelediği ya da bakışlarını ne zaman kaçırdığı, seansa nasıl başladığı ve bitirdiği, sorunlarını ve öz geçmişini nasıl dile döktüğü gibi sayısız veri, tedavi amaçlı olarak ele alınıp işlenecek malzemedir.

Bir danışan gerçek hayatında yaşamakta olduğu mutsuzluk yaratan bir ilişkiden söz ettiğinde terapist, eğer şimdi ve burada ilkesi uyarınca çalışmıyor ise danışanın geçmiş ilişkileri üzerinde yoğunlaşır. Mutsuz edici etkileşimde danışanın rolü ve sorumluluğunu ortaya çıkarmak üzere ayrıntılı bir sorgulama yapar. Farklı etkileşim ve ilişki tarzları üzerinde önemle durur. Danışanın bilinçdışı dürtü ve arzularının bu ilişkide nasıl bir işlev yüklendiğini anlamaya ve danışana göstermeye çalışır. Kısacası klasik psikanaltik terapilerde sıkça uygulandığı gibi, sorunlu ilişkinin danışanın geçmiş hayatında hangi önemli figürlerle kurmuş olduğu ilişkinin bir tür tekrarlanması olduğunu kanıtlamaya çalışır. Kuşkusuz bu yaklaşım, kimi danışanlarda işe yarayabilir. Ancak varoluşçu terapistler, başka bir yol izlemeyi tercih ederler. Varoluşçu terapide genel strateji, işlevsel olmayan ilişki kalıbının eşdeğerinin, terapistle kurulan ilişkiye nasıl yansıdığını keşfetmek ve bunu danışanın da anlamasını sağlamak üzere dikkati bu odada terapistle yaşanan ilişki üzerinde odaklamaktır.

Örnek; çevresindeki insanları ama özellikle yakınlarını (kocası ve çocukları başta olmak üzere) sürekli yargılayan, onları yeterince özenli ve düzenli olmadıkları için kıyasıya eleştiren mükemmeliyetçi obsesif bir kadın hastam, çeşitli takıntıları ama en çok da temizlik kompülsiyonlarından kurtulmak amacıyla terapiye başvurmuştu. İlk görüşmeden itibaren odamdaki objelerin çokluğundan (dikkatini dağıtıyordu) ve dağınıklığından (simetri düşkünlüğünden ötürü rahatsız oluyordu) nasıl olup da benim rahatsız olmadığımı merak ettiğini kibarca sormaya başladı. İlerleyen seanslarda kimi zaman masamın yanı başında eğik duran diplomalarımı düzeltmek üzere hamle yapıyor ama sonra yerine oturuyordu. Kimi zaman da hafif kaymış olan tablolarımı düzemek için izin istiyordu. Bunu yaparken sürekli mahçup bir tarzda özür diliyor ama benden bir cevap beklemeden odama “müdahale” etmekten de vaz geçmiyordu. Kocası ile araları çok gergindi. Kendisine alınan armağanların hemen hiç birini yeterince kaliteli bulmadığı için ya değiştiriyor ya da başkalarına veriyordu. Kocası da artık çiçek dahil hediye almıyordu. Bu tutumunu da kendisine karşı ilgisizlik ve hatta saygısızlık olarak algıladığından sık sık kavga ediyorlardı. Minnet duygusu gelişmemiş, ben merkezci ve şükran duymayı acizlik olarak gören bir nevrotik olan bu hastama zaman zaman kızgınlık duymakla birlikte, terapinin başlarında bunu saklamayı gerekli görmüştüm. Ancak birkaç seanstan sonra semptomlarında, verdiğim antidepresan ilacın da muhtemel olumlu etkisiyle, belirgin bir azalma oldu. Tam da bu dönemde, geçirdiği küçük bir jinekolojik ameliyat sırasında büyük kızının hastanede refakatçi olarak kalmasından duyduğu şaşkınlığı dile getirdiği sırada ona şu soruyu yönelttim:-“ Peki, kızınızın bu davranışı siz de nasıl bir duygu yarattı?” Hastam, “doğal değil mi yani? bir kızın annesine destek olması?.-“Kuşkusuz, beklenen bir yardımlaşma ama unutmayın ki, kızınız, onca olumsuz eleştirilerinizden gücenip pekala uzak durabilirdi. Bu, onun mutlak yerine getirmesi gereken bir görev değil. En azından kızınıza teşekkür edebilirdiniz. Aslına bakılırsa bunu yaptığınızı ancak bunu burada dile getirmekten nedense kaçındığınızı düşünüyorum.” – “ Haklısınız, duygulandım ve memnun oldum ama neme lazım şımarmasın diye öyle üstüne basa basa teşekkür de etmedim. Bunu yaparsam hemen gevşer ve otoritemi kaybedebilirim”. -“ Dikkatimi çeken bir konu var bayan A. Gördüğüm kadarı ile son günlerde takıntı ve kaygılarınız önemli ölçüde azaldı. Bu durumu sadece kullandığınız ilaca mı bağlıyorsunuz, yoksa yürütmekte olduğumuz terapi ilişkisinin de payı var mı? . -“ Elbette aslolan ilaç herhalde, ama itiraf etmeliyim ki daha önceleri de benzer türden ilaçlar kullanmıştım ama bir yararını göremedim”. -“ Peki bu olumlu gelişmede acaba benim kişisel varlığımın bir katkısı var mı?” -“Ne yani size minnettar olmam ve kızıma vermediğim teşekkürü size sunmam mı gerekiyor?. -“ Doğrusunu isterseniz teşekkürü hak ettiğimi düşünüyorum ancak bunu dile getirmenin neden sizin için bu kadar zor olduğunu anlamanızı daha da önemli buluyorum… Bana minnettar olmanız kuşkusuz gerekmez, ne de olsa ben bir profesyonelim ve görevimi yerine getiriyorum. Siz her ne kadar açıkça teşekkür etmeseniz de aynen kızınıza beslediğiniz şükran duygusunu bana karşı da beslediğinizi düşünüyorum. Yine de sormadan geçmeyeceğim. Eğer açıkça bana teşekkür etseniz ne olacağını düşünüyorsunuz? Burada ve benle kurduğunuz ilişkide olduğu gibi, dışarıdaki hayatınızda sizin için önemli saydığınız insanlara karşı yumuşak başlı, anlayışlı ve müteşekkir olmayı engelleyen ne gibi güçler var? Örneğin bana teşekkür ettiğinizde başınıza ne geleceğini düşünüyorsunuz?

-“Size teşekkür eder ve minnet duyduğumu ifade edersem, ne malum benden ne gibi talepleriniz olabilir ?”- “Lütfen, biraz daha açar mısınız? Sizden sizi ürküten ne türden bir talebim olabilir?”- “ Ne bileyim insan hali, kim bilir kalkıp beni öpmeye çalışabilirsiniz”.

Görüşmenin bundan sonraki safahatını özetlersek, hastamın aslında başı dertteydi. Yani, geliştirdiği erotik transferans ile ilgili arzuları ile baş etmekte zorlandığı için terapistine de gerçek hayatında yakınlarına karşı beslediği sıcak ve şefkatli duyguları örtmek için kullandığı karşıt tepkiler kurma savunmasını bu kez de terapistine karşı kullanmaktaydı. İçinde derinlerde yer alan beğenilme, sevilme ve şefkat görme gibi duyguların tam da karşıtı bir tutumla uzak, soğuk ve duygusuz davranması gerekiyordu. Yakınlarına karşı uzak, soğuk ve duygusuz bir tarz geliştirmiş olmasının bilinçdışı savunma olarak anlamı üzerinde bundan sonra daha kolayca durabildik. Tedavinin başlangıcında hastamla bunun kısa süreli (yaklaşık 8-12 seans) ve ego destekli dinamik bir terapi uygulaması yapacağımız konusunda antlaşma yaptık. Semptomlarının önemli ölçüde azalmasını hedeflemekle birlikte, kendisinin de anlam veremediği bir şekilde sevdiklerine karşı neden ‘negatif’ tutumlar içinde olduğunu anlaması için önemli kişilerle kurulan ilişkiler üzerinde çalışacağımızı ilk görüşmenin sonlarına doğru dile getirerek bir kontrat yaptık. Gerçekten de on görüşme içinde yukarda özetlediğim biçimde “şimdi ve burada” ilkesi uyarınca erken gelişen transferans duygularından hareketle temel ilişki tarzı haline gelmiş olan eleştirel, küçümseyici ve alttan alta suçlayıcı tutumunun anlamını kavramayı başardı ve hayatında bir ilk olmak üzere terapinin sonlandırıldığı seansta sahici diyebileceğim bir biçimde gözleri parlayarak ve biraz da mahcup bir eda ile bana çok teşekkür borçlu olduğunu dile getirebildi.

DAVRANIŞLARIN DİLİ

Hümanistik psikologlara göre kimse sizi sizden daha iyi tanımaz. Bu yüzden terapistlerin danışanlarını ve hastalarını dinlemesi, sorunlarının ne olduğuna karar vermesi, değiştirilmesi gereken şeyin ne olduğuna ve nasıl değiştirilmesi gerektiğine dönük yapacağı yorumları, kendisine başvurana zorla kabul ettirmeye çalışması çok saçmadır. Bunun yerine hümanist terapistler, danışanlarının “nereden geldiğini” anlamaya çalışmalı ve kendilerine yardım etmelerini sağlamalıdır.

Bazıları bu terapi yaklaşımını biraz karmaşık bulabilir. Peki ya kendi sorunlarını anlama kapasitesi yeterli olmayan insanlar? Eğer cevaplar bu kadar kolaysa ve terapiyi yapmak danışanın göreviyse, psikoterapiste gitmeye ne gerek var? Buna verdikleri cevap şudur: Eğer bazı insanlar sorunlarının kaynağını anlayamıyorsa, bunu bir terapistin anlaması da mümkün değildir. Terapi boyunca danışanlar kendilerini anlamaya çalışır ve sorunlarını çözmek için uygun bir strateji geliştirirler. Kişisel sorunlarınızla uğraşırken, siz de benzer bir deneyim yaşamış olabilirsiniz. Arkadaşlarınız önerilerde bulunur ama bir başkasının sizin yerinize karar vermesi hem tatmin edici olmaz hem de etkili bir yöntem değildir. Eğer siz de pek çok insan gibiyseniz, arkadaşlarınızın önerilerini dinler ve sonra kendi kararınızı vererek sorununuzu çözmeye çalışırsınız.

Bu konu aslında ‘ötekini bilmek’ sorunuyla doğrudan ilişkili bir meseledir.

“Tek tek insanlar yani bireyler söz konusu olduğunda yani ötekini bilmek durumunda kaldığımızda, ötekinin otantik varoluşuna müdahale etmeden onu tümüyle yansız ve yüksüz bir biçimde ‘bilme’ mümkün değildir. Olsa olsa ‘öteki’nin gerçekliğine ilişkin olarak doğruya yakın bir anlama mümkün olacaktır. Bu durumda insana ilişkin bilgilerimizi ve ötekine yönelik anlamalarımızı, ‘mutlak doğrular’ olarak değil, işe yarayan ve yol gösteren ‘eksik doğrular’ olarak kabul etmekten başka çıkar yol yoktur.

Bu anlayış gereği terapistin tekil ve biricik olan insan bireyi ( öteki) karşısındaki konumu, bilen ve değiştiren gibi üstünlük iması taşıyan bir pozisyondan, eşitler arası ilişki düzeyine çekilmiş olur. İşte bu mütevazi duruşla ( varoluşçu fenomenologlar buna ‘ terapistin kişisel duygu, görüş ve anlayışlarını paranteze alma ‘ derler) birlikte terapist, kişisel iyi niyet, mesleki beceri ve birikimi ile, ama eksik doğrularla hareket ettiğinin bilincinde olarak ötekine yardım etmek için işbirliğine giren bir profesyonel kişi konumuna gelir.”( Güleç, ‘Ötekini Bilmek” , Say yayın. 2006)

KİŞİSEL GELİŞİM

Hümanistik psikoloji taraftarlarına göre hayat sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılamaktan ibaret değildir. Temel ihtiyaçlarımız yeterince karşılanmış olsa bile mutlu olmama gibi bir gerçeklik vardır. İnsanlar gelişimlerini olumlu bir yönde geliştirmeye güdülenmişlerdir. İnsan, kendi başına bırakıldığında, hayatın yükü altında ezilmezse, kendini tatmin eden bir varoluş noktasına doğru ilerler. Carl Rogers bu noktaya, ‘potansiyelini tam kullanan kişi’ adını vermiştir. Görüşlerini daha ayrıntılı olarak bu bölümde tartıştığımız Abraham Maslow ise ‘kendini gerçekleştirme’ kavramını kullanmıştır. Kendini gerçekleştirmiş bir birey olmanın yolu, Maslow’un deyişiyle “ olabileceğimiz her şeyi olmaktan geçer”(1970)

Bu gelişim sürecinin, insan gelişiminin doğal şekli olduğu varsayılır. Yani bazı sorunlar bizi engellemediği sürece, bu tatmin edici konuma doğru ilerleriz. Engeller gelişimimizi durdurduğunda, hümanistik psikoloji yardımcı olabilir. Ancak terapist, danışanlarını bu gelişme sürecine geri döndüremez. Bunu sadece danışanın kendisi yapabilir. Terapist, danışanlarını, sorunlarının üstesinden gelebilecek şekilde eğitmeye çalışırken onun büyümeye devam etmesine de yardım etmiş olur. Rogers, kişinin bitmek bilmeyen bu kendini bilme sürecini “olma süreci” olarak tanımlar.

CARL ROGERS ( 1902-1987)ve “DANIŞAN ODAKLI TERAPİ”

Rogers’in hayatı, insanın gerçek potansiyeline bir gün mutlaka ulaşacağı görüşünü doğrular niteliktedir. Rogers’in bilime ve insanlara duyduğu ilgi, onu Amerika’nın orta-batısındaki çiftçi ailesinden, psikolojideki hümanist akımın önderliğine kadar getirmiştir. Rogers’in biyografisini çalışan uzmanların verdiği bilgilere göre, o, zeki, utangaç bir çocuktur. Bilime karşı özel ilgisi vardır ve 13 yaşına geldiğinde , çevresi onu biyoloji ve ziraat üzerine , bulundukları İllinois eyaletinin uzmanı olarak görmektedirler.. Rogers’in aile ortamı, pek sıcak ve sevgi dolu değildir. Daha sonra kendi kuramının da temel özelliklerinden birisi haline gelen, duygularını açıkça dışa vurmama kavramını, Rogers aslında ilk olarak ailesinde görmüştür. Sonuç olarak diğer iki kardeş gibi Carl da , 15 yaşında mide ülserine yakalanmıştır..

1919 yılında Rogers, annesi ve babasının mezun olduğu Wisconsın Üniversitesinde ziraat okur. İlk başta bu alanda uzmanlaşmayı düşünür ama daha sonra ziraat mühendisliği eğitiminin yeteri kadar ilgisini çekmediğini fark eder.. Bir yaz tatilinde, uzaktan öğretim aracılığıyla psikolojiden ders alır, ama onu da sıkıcı bulur. Son olarak teolojide karar kılar. Rahip olmak için, yeni evlendiği eşi Helen ile birlikte 1924 yılında Wisconsin’den ayrılıp Katolik ilahiyat okuluna yazılmak üzere New York’a gider.

New York’ta yaşadığı iki şey, yaşamının yönünü değiştir. Birincisi yoğun bir şekilde dinle ilgilenirken, kendi dini inançlarını sorgulamaya başlamasıdır. Rogers, “Hıristiyanlık dini, farklı insanlarda çok farklı psikolojik ihtiyaçları karşılamaktadır” demiştir. “Ancak önemli olan şey din değil insandır”. İkinci gelişme ise psikolojiye farklı bir gözle bakmasıdır.. Rogers ve Katolik okulundaki birkaç sınıf arkadaşı, sokağın karşısındaki Columbia Üniversitesi’nde psikoloji dersleri almaya başlarlar.

Kilisede çalışmak, Rogers’e insanlara yardım etme imkanı veriyordu; ama inançları zayıflamaya başlamıştı. “Kişinin mesleğini sürdürmesi için, bazı inançlara sahipmiş gibi davranmak zorunda kalması, korkunç bir şey olacaktı” demiştir. “Düşünce özgürlüğümün kısıtlanmayacağından emin olduğum bir alan seçmeliyim”” diyerek arayışlarını yoğunlaştırır. Ailesinin itirazlarına rağmen Columbia Üniversitesi’nde psikoloji yüksek lisansı yapmak üzere kiliseden ayrılır.1957 yılında Wisconsin Üniversitesi’ne geri döner.. Bu zaman içinde Rogers, dönemin en etkili akımı olan Freud’çu psikoterapi yaklaşımı ve akademik psikolojide baskın olan Davranışçı kuramcılarla tartışmaya başlar. Zamanla o kadar ünlü olur ki, 1956 yılında Amerikan Psikoloji Derneği, ilk “ Takdire Değer Bilimsel Katkı Ödülü”nü Rogers’e verir.

1963 yılında Rogers, Kaliforniya’ya taşınır. Hayatının son 15 yılını , toplumsal çatışma ve dünya barışı gibi konulara adar.. 80’li yaşlarında bile Sovyetler Birliği ve Güney Afrika gibi yerlerde atölye çalışmaları ve iletişim grupları yürütür. Rogers 1987 Şubat’ında ölene dek, yazmaya ve psikoloji alanında yenilikçi atılımlar yapmaya devam eder.

Hümanistik psikoloji akımı, geliştirdiği insan kuramı ile hayatını dolu dolu yaşama arasında böylesine bir tutarlılık ve bütünlük gösteren Rogers sayesinde haklı bir üne kavuşmuştur. “Danışanı merkez alan” psikoterapi anlayışını da geliştiren Rogers, bir terapi yöntemi olarak etkileşim gruplarının gelişimine de katkıda bulunmuş, terapi uygulamalarından elde ettiği verilerle kendine özgü bir kişilik kuramı geliştirmiştir. Rogers, bir bariş aktivisti olarak hümanistik psikolojinin bulgularını dünya barışının tesisi için de kullanmıştır.

Karamsarlık dozu epeyce ağır olan psikanalize ve davranışçı ekolün insanı mekanik ve otomatik bir araca döndüren insan anlayışına karşı Rogers’in insanlığa dönük iyimser görüşleri ve her bireyin içinde başarma ve mutluluk potansiyelinin bulunduğuna dair inancı, pek çok insana çekici gelen hoş bir yaklaşım olarak alkışlanmıştır.

“İyi bir yaşam, bir durum değil, bir süreçtir. Bir varış noktası değil bir yöndür” diyen Rogers, bu hedefe ulaşan insanlara “potansiyelini tam kullanan kişi” adını vermiştir.

Bu insanların temel özelliklerini Rogers, şöyle özetler: Yeni deneyimlere ve yaşantılara açıktırlar. Birbirine benzer, kalıpsal davranışlar göstermek yerine, hayatın onları nereye götüreceğini görmek isterler. Bununla ilişkili olarak tam verimli insanlar, hayatın her anını değerlendirmeye çalışır. Amaç yaşama teğet geçmek değil, hayatı tam anlamıyla deneyimlemektir.

Potansiyelini tam kullanan kişi, kendi duygularına güvenmeyi öğrenir. Eğer duyguları bir şeyin doğru olduğunu söylüyorsa, büyük olasılıkla onu yaparlar. Başkalarının ihtiyaçlarına karşı duyarsız değillerdir; ancak toplumun belirlediği davranış ölçütlerine uygun davranmak konusunda aşırı bir kaygıya da kapılmazlar. Toplumsal beklentiler tarafından belirlenmiş rollere uymak konusunda, diğer insanlara göre daha az isteklidirler. Bunun yerine meslek seçimi ve yaşam tarzı gibi konularda önemli kararlar verirken kendi ilgilerini, değerlerini ve ihtiyaçlarını göz önünde tutarlar.

Potansiyelini tam kullanan kişiler, duygularını başka insanlara göre daha derin ve yoğun bir şekilde yaşarlar. Bu hem olumlu hem de olumsuz duyguları için geçerlidir. Yani, potansiyelini tam kullanan kişiler de öfkelerini kabul eder ve dışa vurur. Başka türlü davranmak kendilerini duygularından tamamen koparmak demek olur. Bu duyarlılıktan ötürü, potansiyelini tam kullanan kişiler hayatlarında daha büyük bir zenginlik yaşarlar.

ABRAHAM MASLOW (1908-1970)VE POZİTİF RUH SAĞLIĞI

Hümanistik Psikolojinin ikinci kurucu ismi Abraham Maslow’un görüşleri başka kitaplarımda bir hayli ayrıntılı olarak tanıtılmıştır.. Burada kısa bir yaşam öyküsü verilecek ve onun hümanistik psikolojiye yaptığı iki önemli konunun birincisi ‘Güdülenme ve ihtiyaçlar hiyerarşisi” ile Maslow deyince akla hemen gelen “Kendini Gerçekleştirme” kavramı üzerinde durulacaktır.

Maslow, meslek yaşamının büyük bölümünü, insan kişiliğini anlamaya çalışan diğer yaklaşımların eksikliklerini tamamlamaya çalışmakla geçirmiştir. Örneğin psikologların ve terapistlerin çoğu, insanların neden ruhsal rahatsızlıklar yaşadığını anlamaya çalışırken Maslow, kişiliğin mutlu ve sağlıklı olmasında psikoloji bilimin nasıl katkıda bulunabileceğini araştırmıştır.. “Freud bize psikolojinin hasta yarısını tanıttı” diye yazar, “Biz de sağlıklı yarısıyla ilgilenmeliyiz”(1968). Freud’un insan doğasına ilişkin karamsar ve kasvetli görüşlerinin yerine, iyimser ve neşeli bir tablo çizmeye çalışmıştır. Maslow’ da bilinçdışı dürtülerin varlığını kabul etmiştir; ancak dikkatini kişiliğin bilinçli boyutlarına yoğunlaştırmıştır.

Abraham Maslow’un kişisel ve mesleki yaşamındaki değişiklikler ve gelişmeler, kişilik kuramında tanımladığı kişisel gelişime benzer. Cana yakın ve dışa dönük bir insan olmasına rağmen, oldukça soğuk ve yalnız bir çocukluk dönemi geçirmiştir. “Yahudi olmayan bir mahallede tek Yahudi çocuktum” diye anlatır. “yalnızdım ve mutsuzdum. Çocukluğum kütüphanelerde kitapların arasında, hiç arkadaşsız geçti”.

Mesleki yaşamı, daha sonra hümanistik psikolojinin babası olacağına dair bir ipucu göstermiyordu. Eğitim görmemiş Rus göçmenleri olan anne ve babası, Maslow’u hukuk okumaya ikna ederler. New York City College’e devam eder ama birinci yılın sonunda bu alanı ilginç bulmayarak okulu bırakır. Önce Cornell’e oradan da Wisconsin Üniversitesine girerek psikoloji okur. Onu psikoloji okumaya çeken şey davranışçılık akımıdır. Davranışçılığa ilgisi sonraları sönse de Maslow’un, dünyadaki sorunları psikoloji aracılığıyla çözme isteği hiç azalmamıştır.

Mezuniyetten sonra Columbia Üniversitesinde davranışçı ekolün laboratuvarlarında çalır. 1935’de ilk kızının doğumunun ardından Maslow, daha sonra incelediği ‘doruk deneyimler’e benzer, gizemli bir sürece girer. Yeni doğan çocuğunu gözlemleyen Maslow, davranışçılığın insan davranışını anlamada yeterli olmadığını fark eder. “Bu küçük, gizemli şeye baktım ve kendimi aptal gibi hissettim” demiştir. “Bu gizem karşısında, hiçbir şeyi kontrol edememe duygusuyla afalladım. Bebeği olan bir insan asla davranışçı olamaz”

Kolombiya’dan sonra Maslow, 14 yıl boyunca Brooklyn Kolejinde dersler verir. Burada Karen Horney, Erich Fromm ve Alfred Adler’le, daha da önemlisi, Gestalt psikolojisinin kurucularından birisi olan Max Wertheimer ve kültürel antropolog Ruth Benedict ile tanışır. “Tanıdığım en etkileyici insanlar” olarak tanımladığı bu iki insanı daha iyi anlama isteği, onu, kendini gerçekleştirmiş insanları keşfetmeye yöneltir. Maslow 1951 yılında Brandeis Üniversitesi’ne geçer ve 1970’teki ölümünden kısa bir süre öncesine kadar burada hocalık yapar.

GÜDÜLENME VE İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ

Maslow, iki tür güdü belirlemiştir. Biri, gerek duyulan bir nesnenin eksikliğinden duyulan yetersizlik güdüsüdür. Açlık ve susuzluk gibi temel ihtiyaçlar bu sınıfa girer. İhtiyaç duyulan nesne elde edildiğinde, eksiklik ya da yetersizlik güdüleri doyuma ulaşır. Bu güdüler genellikle, diğer kişilik kuramlarında ele alınan temel ihtiyaçlarla örtüşür. Örneğin Freud, insanların güdülenmesini gerginlik azaltma olarak tanımlamıştır. Güdülenme sisteminin temel hedefi, gerginliğin olmadığı bir konuma dönmektir.

Maslow ayrıca, karşılık beklemeden sevmek ve kişinin kendini gerçekleştirmesi gibi ihtiyaçları da büyüme ihtiyaçları olarak tanımlamıştır. Yeterlilik ihtiyaçlarından farklı olarak büyüme güdüsü, gerek duyulan nesne bulunduğunda tatmin olmaz. Doyum duygusu, güdüyü dışa vurmakla yaşanır. Büyüme ihtiyacını tatmin etmek oldukça eğlencelidir, hatta ihtiyacın doyurulmasından çok artmasına neden olabilir.

Maslow, bireydeki eksiklik ve büyüme ihtiyaçlarını bir arada ele alarak ihtiyaçları beş ayrı sınıfa ayırmıştır. Bunları öncelik sıralarına göre sınıflandırmıştır. Bazı ihtiyaçlar diğerlerinden daha önce doyurulması gerekir. İstisnalar olsa da yüksek düzeydeki ihtiyaçlarımızla ilgilenmeden önce alt düzeydeki temel ihtiyaçlarımızı tatmin etmemiz gerekir. Örneğin eğer açsanız, davranışınız yemek bulmaya yönelik olacaktır. Bu ihtiyacımız giderilene kadar yeni arkadaşlıklar ya da romantik bir ilişki kurmak bizi çok ilgilendirmez. Elbette ki, doyurulduktan sonra, bu ihtiyaç tekrar ortaya çıkıp dikkatimizi dağıtabilir. Ancak hayatımız boyunca kendini gerçekleştirme ihtiyacı baskın hale gelene dek, bu hiyerarşide ilerleriz. Maslow’a göre, insanların çok küçük bir yüzdesi kendini gerçekleştirme noktasına ulaşabilir. İhtiyaçlar hiyerarşisi şöyle özetlenebilir.

  1. FİZYOLOJİK İHTİYAÇLAR: Açlık, susuzluk, nefes almak ve uyumak gibi fizyolojik ihtiyaçlar, daha yüksek ihtiyaçların doyumuna ilerleyebilmek için tatmin edilmeleri zorunlu temel ihtiyaçlardır.
  2. GÜVENLİK İHTİYACI: Fizyolojik ihtiyaçlar karşılandığı zaman güvenlik ihtiyacımız baskın hale gelir. Can ve mal güvenliği başta olmak üzere toplumsal düzenin kararlı bir dengede gitmesini arzu etmek ve bu uğurda çabalamak da güvenlik ihtiyacımızın göstergesidir. Kişisel gelişimleri güven ihtiyacı temelinde takılıp kalmış insanlar, mutsuz bir evliliğe güvenlik ihtiyacı karşılandığı sürece katlanmayı tercih ederler.
  3. AİT OLMA VE SEVGİ İHTİYACI: İlk iki basmaktaki ihtiyaçların karşılanmasından sonra kendisini hissettiren ihtiyaç kategorisi; dostluk, şefkat ve saygı içeren sevgi ihtiyacıdır. Maslow iki tür sevgiden bahseder: Biri; açlık gibi eksiklik üzerine kurulu olup, bu eksiklik ya da doyumsuzluğu gideren kişi ya da nesneye duyulan”sevgidir”. Bu bencil bir sevgidir, vermekten çok almak üzerine kuruludur. İkinci tür sevgi ise Varlık sevgisidir. Bu türden sevgi, sahiplenici olmayan elseverlik üzerine kurulu ve kişilik gelişimini güdüleyen türden yapıcı, uyumlu ve paylaşılmış sevgidir.
  4. SAYGI İHTİYACI: Ait olma ve sevilme ihtiyacımızın yeterince doyurulmuş olması ruhsal sağlık açısından çok önemli olmakla birlikte, saygınlık ihtiyacı karşılanmadan mutlu olma imkanı yoktur. Saygı ihtiyacı iki düzeyde kendini gösterir. 1. Kendini yeterli ve başarılı algılama, beğenilme ihtiyacı içinde gömülü olan saygınlık ihtiyacı. 2. Saygınlık ihtiyacının hak edilmiş olduğuna inançla temellenen olgun ve gerçekçi saygı ihtiyacı.
  1. KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME İHTİYACI : Bireylerin sahip oldukları potansiyelleri hayata geçirmesi, benliklerini verimli, yaratıcı eylemlerle tanıması ve kendine saygı ve güvenin gelişmesi gibi süreçler, kendini gerçekleştirme olarak tanımlanmaktadır.

İnsan Olmanın Psikolojisi” adıyla 2001 yılında dilimize kazandırılan temel kitabında Maslow ,‘pozitif ruh sağlığı ‘ kavramını şöyle temellendirmektedir.

1.Her birimizin biyolojik bir temele dayanan , “doğal”, esas, verili, değişmez ve değiştirilemez bir içsel çekirdek yapı vardır.

2. Bu içsel doğamızın bir bölümü bireye özgü, bir bölümü de tüm insanlığa aittir.

3.İçsel doğamızın bilimsel olarak incelenmesi ve keşfedilmesi mümkündür.

4.Elimizdeki bilgilerin ışığında bu ‘içsel doğa’nın temelde ya da zorunlu olarak kötü olmadığını söyleyebiliriz. Temel ihtiyaçlar ki bunlar hiyerarşik bir dizilim gösterirler. Temel insani duygu ve yetenekler ilk bakışta ya yüksüz (nötr) ve ahlak öncesi ( pre-moral) ya da yapıcı nitelikleri ile “iyi”dirler. Saldırganlık, yıkıcılık, sadizm, kin ve nefret vb. duygu ve eğilimler insanın asli özellikleri olmayıp, ihtiyaçların doyurulması ve duyguların dışa vurumu, beklentilerimizin engellenmesi ve yeteneklerimizin bastırılması sonucu ortaya çıkan şiddet yüklü tepkilerdir.

5. İçsel doğamız kötü değil, tersine iyi ya da yansız-yüksüz olduğundan açığa çıkarılmasının desteklenmesi seçilecek en iyi yoldur. Bize verilmiş olan hayatı kişisel irademizle yönetebildiğimiz takdirde daha sağlıklı, üretken ve mutlu oluruz.

6. İçsel yapının reddedildiği ya da görmezden gelindiğinde ya da dışarıdan bir güç tarafından baskı altında tutulduğunda beden sağlığımız gibi ruh sağlığımız da gözle görülür bir biçimde ya da gizliden gizliye bozulacaktır.

7.İnsanın içsel doğası hayvanların içgüdülerinin tersine güçlü, baskın ve yanılmaz değildir. Kırılgan ve duyarlıdır. Erken çocuklukta edinilen alışkanlıklardan, kültürel yetiştirme tarzlarından ve çevresel olumsuz koşullardan kolayca etkilenmektedir.

8.İçsel doğamıza yönelik içerden ve dışarıdan uygulanan baskı, yoksunluk ve inkar söz konusu olsa da bu temel yapı, kendini gerçekleştirmek üzere içten içe direnişini sürdürür.(Spinoza’nın “conatus” adını verdiği canlı olarak kalma ve varlığını sürdürme gücü)

9.Aşırı disiplin, yoksunluk, engellenme ve baskıların doğurduğu acılar ve trajik yaşam durumları kimi zaman içsel doğamızı tanımamızı ve onu açığa çıkarmamızı tetikleyen yaşam olaylarıdır. Travmalarla ve streslerle baş etme gücümüz bize başarı, öz güven ve öz saygı gibi olumlu benlik yetileri sağlar. Çeşitli ‘zaferler’ kazanmayan, direnemeyen ve güçlüklerin üstesinden gelemeyen kişi kendisini güçsüz, yetersiz olarak algılamaktan kurtulamaz.

Bu varsayımların doğruluğunun kanıtlanması, sağlam bir etik, doğal değerler sistemi, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın belirleneceği nihai bir karar düzeneği oluşturacaktır.

İnsanın doğal eğilimleri ve sahip olduğu yetenekler hakkında gerçekçi bir farkındalık geliştirmesi iyi, mutlu ve üretken olmasını sağlar. Bu farkındalık aynı zamanda öz saygısını nasıl geliştirebileceği ve kendisini en iyi nasıl gerçekleştireceğini bilmesini de doğrudan etkiler.

Bu, gelecekte birçok kişilik sorunun kendiliğinden çözülecek olması anlamına gelir. Asıl sorun, kişinin insanlık ailesinin bir üyesi ve aynı zamanda biricik-tekil bir birey olarak gerçekte nasıl birisi olduğunu ortaya çıkarmasıdır.

Maslow, sağlık psikolojisi kuramında merkezi bir terim olarak kullandığı “kendini gerçekleştirme” kavramından hareketle modern zamanlarda kaybolmaya yüz tutmuş olan değerlerden esefle söz eder.

Bizim çağımız dışında her çağın kendi idealleri vardı. Tüm bu idealler, azizler, ermişler, kahramanlar, soylular, bilgeler, şövalyeler ve mistikler kültürümüz tarafından saf dışı bırakıldı. Geride ise sadece iyi ayarlanmış, sorunsuz, olabildiğince silik ve belirsiz bir insanlık kaldı. Buna karşın belki de pek yakında tam anlamı ile gelişen, potansiyellerini değerlendiren ve kendini gerçekleştiren; içsel doğasına kendisini dile getirme özgürlüğü veren, onu kısıtlamayan, bastırmayan, yadsımayan insan örneğini tanıyabiliriz.Her birimizin kavraması gereken yaşamsal ve dokunaklı bir gerçek var: Türümüze özgü erdemlerden her uzak düşüşümüz, kişinin kendi doğasına karşı işlediği her suç, ayrıcalıksız herkes bilinçaltımızda bir iz bırakır ve kendimizi küçük görmemize neden olur.”

Freud bize ruhsal patolojinin nasıl oluştuğunu göstermiştir ama sağlıklı olmanın ne demek olduğunu tanımlamamıştır diyen Maslow, sağlık psikolojisinin yaşamlarımızı denetleme ve geliştirmede, daha ‘iyi’ insanlar olmamızda bize daha çok yardımcı olacağı inancındadır.

Özgür gelişimi nasıl özendirebiliriz? Bunun için en iyi eğitim koşulları nelerdir? Cinsel mi? Ekonomik mi? Politik mi?

Bu tip insanların yaşamlarına uygun bir dünya nasıl olabilir?

Hasta insanlar hasta bir kültürün ürünleridir. Sağlıklı insanlar ise ancak sağlıklı bir kültürde yetişebilir. Bununla birlikte, hasta insanların yaşadıkları kültürü daha da bozduğu, sağlıklı insanların ise daha sağlıklı bir kültür yarattığı da bir gerçektir. Birey sağlığını geliştirmek daha iyi bir dünya yaratmanın yollarından biridir. Başka bir deyişle, kişisel gelişimin özendirilme olasılığı yüksektir; var olan nevrotik belirtilerin profesyonel yardım olmadan sağaltılabilme olasılığı ise düşüktür. Bir insanın dürüst olmayı seçmesi, kendi takıntı ve saplantılarını sağaltmaya çalışmasından çok daha kolaydır.

Maslow’un kişilik sorunları konusuna bakışı da alışılagelmiş bakış açılarından çok farklıdır. Acılar; istenmeyen, bir an önce kurtulmak gereken olumsuz özellikler olarak görülmektedir. Çatışma, kargaşa, vicdan azabı, kaygı, depresyon, düş kırıklığı, gerginlik, utanç, kendini cezalandırma, kendini aşağılama ve değersiz görme gibi belirtiler hemen her kişide ciddi ruhsal acılara neden olur. Yaşam kalitesini düşürür, üretkenliği ve verimliliği azaltır.

Maslow’a göre tüm bu belirtiler sağlıklı ya da sağlıklı olma yolunda ilerleyen insanlarda da görülebilir. Acaba suçluluk duygumuzu yenmemiz gerekiyor mu?

Varsayalım ki güçlerinizi dengelediniz ve artık uyumlusunuz. Evet denge ve uyumluluk acıyı azalttığı için iyi olabilir; ama belki de daha yüce bir ideale doğru ilerlememizi engellediği için de kötüdür.

Günümüzün geçerli olan sağlıklı ve hasta olma ayırımına, en azından yüzeysel belirtiler göz önüne alındığında, Maslow karşı çıkar.

Hastalık tanısını koymak için sadece bazı belirtilerin var olması yeterli midir? Ben hastalığın, var olması gereken belirtilerin ortaya çıkmaması durumu olduğunu savunuyorum. Sağlıklı olmak hiçbir belirti taşımamak mı demektir? Sanmıyorum. Auschwitz ya da Dachau’ daki Naziler arasında hangileri sağlıklıydı? Vicdan azabı çekenler mi yoksa vicdanı rahat, temiz, mutlu olanlar mı? Tam anlamıyla insan olan bir kişinin o durumda çatışma, azap, depresyon, öfke yaşamaması mümkün müdür.?”

Uyumlu ve yaşadığı topluluk tarafından benimsenen kişiler acaba yeterince sağlıklı mıdırlar? Bu soruya şöyle cevap verir Maslow;
”Kimin tarafından benimsenmek? Belki de bir genç için züppe tanıdıklar, dernekler tarafından kabul edilmemek daha iyidir. Neye uyum göstermek? Kokuşmuş bir kültüre mi? Baskın bir ana babaya mı? Olabildiğine uyumlu çalışan bir köle için ne söylenebilir ki?Uyumlu davranan bir tutsak için ne demeli? Davranış sorunları yaşayan çocuklara bile yeni bir gözle bakılmaya başlandı. Neden yaramazdır? Bu durumun patolojik nedenleri olabilir. Ama genellikle bunun için gayet iyi nedenleri vardır çocuğun; sömürülmeye, baskıya, boşlanmaya, aşağılanmaya, ezilmeye karşı direnmektir.”

Aslında, neyin kişilik sorunu olarak adlandırılacağı bu adlandırmayı kimin yaptığına bağlıdır. Maslow haklı olarak sorar; “Kölenin efendisi mi? Bir diktatör mü? Ataerkil otoriter bir baba mı? Karısının çocuk kalmasını isteyen bir koca mı? “

Açıkça görülmektedir ki kişilik sorunları çoğu zaman insanın aldığı psikolojik yaralara, gerçek içsel doğasının uğradığı saldırılara karşı bir başkaldırıdır. Bu durumda hastalıklı olan, böylesi bir saldırıya başkaldırmamaktır.

Ne yazık ki insanların çoğunun karşılaştıkları kötü muameleye tepki vermediği kanısındayım. Kendilerine yapılanı sineye çeker, tepki vermeye yıllar sonra başlar. Bu tepki de nevroz ya da psikoz olarak kendini gösterir: Bazı durumlarda kişi hasta olduğunu, gerçek mutluluğu, doyumu, zengin bir duygusal yaşamı ve huzurlu, üretken bir yaşlılığı kaçırdığını fark edemez bile. Yaşamı heyecan verici olarak hissetmek, yaratıcı olmanın ve estetik tepkiler vermenin güzelliğini hiçbir zaman tadamazlar.”

Acıyla yüzleşmenin ruh sağlığı için ne denli önemli olduğuna değinen Maslow, “ Olumlu üzüntü ve acı sorusu ya da bunun gerekliliği konusu ile yüzleşmek kaçınılmazdır. Gelişim ve kendini gerçekleştirme acı, üzüntü, keder ve karmaşa (kompleks) olmadan olabilir mi? Tüm bunlar bir noktaya kadar kaçınılmaz ve engellenemez ise sınırları çizen nedir? Üzüntü ve acı insanların gelişimi için gerekli ise insanları acı ve üzüntüden sürekli olarak korumaya çalışmaktan kaçınmalıyız. Acı ve üzüntü bazen yapıcı olabilir ve nihai olumlu sonuçları göz önüne alınırsa arzu edilebilir. İnsanları acılarını yaşamaktan alıkoymak sonuçta aşırı korumaya dayanan bir ilişki yaratabilir. Bu da kişinin kendi içsel doğasının bütünlüğüne olan saygısının azalması ve gelişiminin engellenmesi anlamına gelir.”

Maslow’un ‘içsel doğa’, hasta – sağlıklı kültür ya da hasta –sağlıklı toplum gibi genellemelere ve edebi söylemlere dayalı kuramsal tartışmaları her ne kadar genel kabul görmüş bilimsel doğrular olmasa da sağlık psikolojisinin yeterince ele alınmadığı yönündeki eleştirileri yeni bir açılım sağlamıştır. Çağdaş psikolojide psikanaliz ve davranışçılık gibi iki ana paradigma dışında bir üçüncü yol olarak geliştirmeye çalıştığı ‘hümanistik psikoloji’ nin ruh sağlığı kavramına vurgu yapması Maslow’un özgün katkısı olarak kabul edilmektedir.

VAROLŞUÇU PSİKOTERAPİLER

Özgün bir psikoterapi yaklaşımı olarak kabul edilen varoluşçu terapiler, kuramsal temellerini psikanalizden ziyade egzistansiyel fenomenoloji felsefesinden devşirmektedirler. Victor Frankl, Erich Fromm, Binswanger, Rollo May, Minkowski, Boss ve İrvin Yalom gibi terapistler her ne kadar psikanalitik kurama önemli ölçüde bağlı olsalar da, anti-psikiyatri akımının bazı öncüleri, Laing , Cooper ve Esterson gibi , psikanalitik yaklaşıma radikal eleştiriler yöneltirler. İngiltere kökenli bu radikal ekolün temsilcileri kendilerini daha ziyade Husserl, Heidegger ve Sartre gibi varoluşçu felsefenin öncü isimlerine yakın bulmaktadırlar. Psikanalitik kuramı fazlasıyla mekanistik ve pozitivistik bulan anti psikiyatri akımı, analitik yöntem denen bileşenlere ayırma çabasının insan davranışlarını açıklamada kullanmasının sakıncalarına işaret etmektedirler. Eleştirilerini ana başlıklar halinde şöyle özetleyebiliriz.

  1. Fizikteki enerjinin sakınımı yasası, biyolojik bilimlere hatta psikolojiye, dürtülerin birbirine dönüşebilirliği ilkesi adı altında sokulmaya çalışılmaktadır. Bir yandan insan bilimlerinde yeni nedensel belirlenimler (determinizmler) araştırılırken, öte yandan yeni ruhsal aygıtlar ve mekanizmalar formüle edilmektedir. Bu gelişmeler ruhsal olgular ve bozukluklarla ilgilenenleri de etkilemiştir. Klinik psikologlar ve psikiyatrlar da ruhsallık alanında fiziktekine benzer evrensel yasalar bulmak üzere yarışmaktadırlar. Bu insan bireyinin biricikliğini ihmal etmeye yol açmaktadır.
  2. Doğa bilimlerinden ödünç alınmış “nesnelcilik” (objektivite) ve “doğalcılık” (natüralizm) eğilimlerinin, insan ruhsallığını anlatma yetersiz kalacağına işaret eden radikal varoluşçu terapistlere göre insan, doğadaki öteki canlı ve cansız nesnelerle aynı kategoriye sokularak incelenemez. İnsan bilimlerinin ama özellikle de psikolojinin temel amacı, doğa bilimlerindeki gibi ötekini bilmek ve açıklamak değil, anlamak olmalıdır. Bu da ancak özne üzerinde odaklanmakla mümkün olabilir. Başka bir deyişle, ötekinin yaşadığı duygu ve deneyimlere katılmak, insani varoluşun gerçekleştiği çerçeveyi anlamak ve keşfetmekle sağlanabilir. Bu görüşe göre nesnellik kaygısı güden her tür indirgeyicilik( Freud’un özneyi bilinçdışı arzulara indirgediği iddiası başlıca itiraz noktalarıdır) insan bilimlerinde ancak yanılmayı temsil edebilir.

Okuyucunun daha ileri okumaları için bu noktada “ Ruhun Sırları” adlı kitabımızın içinde yer alan “Psikoterapilerin Meşruiyeti” adlı bölümü okumalarını salık verebilirim.

  1. Modern felsefede fenomenoloiji kısa süre içinde insan bilimlerinde özgün bir inceleme yöntemi olarak önem kazanmış, varlık bilimi (ontoloji) ve varoluşçuluk içinde özel bir insan anlayışı haline gelmiştir. Ancak Fenemenolojik yaklaşım, insana özgü nitelikleri tam anlamıyla anlamamıza yardımcı olabilir.

Fenomenolojinin psikoloji alanında bir yöntem olarak sağladığı başarılara karşılık psikoterapiler alanında aynı yetkinliği gösteremediği iddia edilmektedir. Ünlü varoluşçu terapist Rollo May bu konuda şu görüşü dile getirmektedir: “ Mekanistik ve objektivistik bir uygarlık tarafından yaratılmış ve tedaviciye her zaman bir üstünlük atfeden tedavi ilişkisi sahici varoluşa (otantisite) aykırıdır. Teknik bir iş biçimindeki bu tedavi anlayışı gerçekte terapistin sorumluluğunu yalnızca iyileştirmeyle sınırlandırarak ucuzlatmaktadır.”

Analitik yönelimli varoluşçu terapistler, gerçek ve sahici bir hasta-hekim ya da danışan-terapist ilişkisinin kurulabilmesi için fenomenolojik antropoloji ilkelerine geri dönülmesini önermektedirler .Bu ilkelerin neler olduğuna girmeden belirtmeliyim ki, varoluşçu terapiler alanında geniş bir çeşitlilik bulunmaktadır. Klasik psikanalizin kuram ve tekniklerini kullanarak varoluşçu temalara ağırlık veren terapistler olduğu kadar; örneğin Yalom, May, Fromm vb, mistisizmi devreye sokmakta sakınca görmeyen hatta “ yeni çağ anlayışı” (new age) içinde yer aldığını ileri süren varoluşçu terapistlere de rastlanmaktadır.

Bütün çeşitliliğine rağmen varoluşçu terapilerin uzlaştıkları temel kavramları kısaca şu başlıklar altında toplayabiliriz.

  1. Hasta-Hekim İlişkisi üzerinde önemle duran terapistler hiyerarşik bir etkileşimi reddederek, psikanalizin “divanı”nı terk etmeye davet ederler. Psikanalizin divanı, terapisti, hastanın, hastayı da terapistin bakışlarından kurtarmayı amaçlamaktadır. Bunun yerine gerçek kişilerarası ilişkiyi somutlaştıracak biricik teknik olarak yüz yüze ilişkiye önem veririler. Okuyucu bu noktada haklı olarak soracak; yüz yüze ilişki neredeyse Ortodoks psikanaliz dışında tüm terapi yaklaşımlarının benimsediği bir ilişki tarzı değil midir? Evet ama yüz yüze ilişki varoluşçuların çok önemle üzerinde durdukları profesyonel uzman terapiste üstünlük sağlamak açısından bir anlam ifade etmez. Önemli olan danışanla eş varoluşsal konumda ( coexistence) olmaktır.
  2. Anlama; Varoluşçu terapistlere göre bilme ve açıklama kaygısı gütmeyen sahici anlama çabası, danışanın gerçek varoluşuna içtenlikli bir ilgi ile mümkündür. Tanı endişesi bile terapistin kafasında olmamalıdır. Klasik psikanalitik terapilerde olduğu gibi terapist, tüm kişisel görüş ve değerlerini parantez içine almayı bilmelidir. Terapötik anlamanın gerçekleşmesi için terapistin uyması gereken bazı kurallar vardır.
  1. Danışandan elde edilen tüm malzemenin anlamlarının açıklığa kavuşturulması için titizlikle danışanın anlam dünyasına odaklanma.
  2. Dağınık olarak ifade edilen yaşam öyküsünün derlenip-toparlanarak tematik bir örgütlenmenin yapılması. Bu nokta psikanalitik terapilerdeki “tema” nın belirlenmesi ve dinamik formülasyonun yapılması ile benzerlik göstermektedir.
  3. Elde edilen dinamik öyküyü, danışanın “ dünyadaki varoluşunun çarpıtılması” olarak değerlendirmek.
  4. Az ya da çok birbirine benzer temaları ve bunlara bağlı alt temaları açıklığa kavuşturma.

Psikodinamik terapilere üstünlüğü ise şöyle ifade etmektedirler.

  1. Psikanalizin temellendirildiği metapsikolojinin spekülatif kavramları ve dürtü kuramının mekanikliği bu yaklaşımda yer almaz.
  2. Bu yaklaşım, psikanalizdeki deney öncesi (a priori) açıklayıcı bir kuramsal sistem üzerine kurulmuş zihinsel bir kurgu olan yorumlamanın tuzaklarından sıyrılmıştır.

Varoluşçu terapistlere göre insani yaşantıların anlamı, gizli ve örtük bir ruhsallık düzeyinde saklı değildir. Yani bilinçdışında değildir. Tersine açıktır; yapılması gereken anıştırmaları (metaforlar) anlam açısından açıklığa kavuşturmaktır.

  1. Ego’yu eğitme ve geliştirme;

Psikoterapi, ego-dünya ilişkisindeki çarpıklığı (çoğu zaman ruhsal patoloji olarak ortaya çıkan) hastaya keşfettirir. Bununla birlikte terapi yalnızca basit bir keşif serüveni değildir. Amaç, ego işlevlerindeki bozulmayı düzeltmeyi sağlamakla birlikte, kişinin “kendini gerçekleştirme” yeteneğini yeniden yaratmaktır. Bu nokta, özellikle Maslow için hayati bir önem taşımaktadır.

Danışan ya da hasta, patolojik varoluş durumundan çıkarak “kurban” olma gibi pasif bir bilinçten, kişisel yazgısının sorumluluğunu yüklenme biçimindeki aktif bilince doğru gelişmek zorundadır. Bu noktada özellikle Yalom’un vurguları az ilerde daha ayrıntılı anlatılacaktır.

Terapide bu konulara ağırlık verme bir bakıma otantik varoluşun olanaklarını, türlü yasaklara, kısıtlamalara ve temalaştırmalara karşı yeniden ortaya çıkarma işlemine önem vermek demektir. Bu açıdan bakıldığında varoluşçuların vurguları ile hümanistik psikoloji akımının öncülerinin vurguları tam bir örtüşme içindedir.

Otantik varoluş ve anlam ihtiyacımız gibi temaların, Victor Frankl’ın logoterapi yaklaşımında merkezi rol üstlendiğini şimdiden rahatlıkla söyleyebiliriz.

Varoluşçu terapistler, “fenomenolojik paranteze alma” tekniğinin kazanılmasının güçlüklerinin farkında olarak, terapist adaylarının, kişisel varoluşçu analizden geçmeleri gerektiğini önemle vurgulamaktadırlar. Terapistler, hiçbir atıfta bulunmaksızın, herhangi bir klinik tanı koyma aracına başvurmadan, danışanla kurulan sözlü iletişimin tüm tuzaklarına düşmeden kendilerine başvuran kişinin “dünyadaki varoluş”larına odaklanmak zorundadırlar. Bunun en iyi yolu da hastayı “ kendi anlam dünyası içinde dinlemeyi bilmek”tir.

  1. Danışanın geçmişi ile mi yoksa şimdiki durumuyla mı ilgilenmek önemlidir? Fenemenologlar için ilke olarak araştırılması gereken şimdi ve burada (aktüel olan) varoluştur. Hasta anksiyetesi ve obsesyonları ile “geçmişte yaşıyor” olsa bile terapide asıl olan onun şimdiki varoluşudur. Geçmişin bugünle ilişkisi Freud’çuların önemsediği gibi kronolojik bir ilişki değildir. Geçmiş, aktüel olarak yaşanmış deneyimlerin içinde hazır bulunuşu nedeniyle şimdiki zaman içindedir.

Varoluşçu terapi anlayışını özetlemek gerekirse; terapistin gösterdiği anlama çabası ile danışan kendisini anlaması, onun kişiliğini koşulsuz kabullenmekle kendisinden gelen şeyleri kabul etmeyi öğrenmesi, terapötik sürecin temel niteliğidir. Hasta ya da danışan, İfade ve seçme özgürlüğü kazanma yolundaki çıraklığını tamamlayarak “varoluş” karşısındaki pasif tutumunu terk eder. Danışanın dünyasının terapistle birlikte karşılıklı katkılarla keşfedilmesi işlemine, danışan da kendi sahici (otantik) varoluşunu yeniden fethetmekle katılmış olur.

ROLLO MAY VE BENLİK BİLİNCİ

Varoluşçu psikoloji ve psikoterapilerin Amerika’da tanınmasında ve kurumsallaşmasında katkıları çok önemli olan May, ünlü terapist İrwing Yalom’un da hocasıdır.’ Kendini Arayan İnsan’ adlı kitabında varoluşçu psikolojinin temel konuları arasında özellikle “Benliğimizi Yeniden Keşfetmek” başlıklı bölümde “Benlik Bilinci” hakkında önemli tespitler yapar. Bireyin kendini dışarıdan izliyormuşçasına ayrı bir varlık olarak değerlendirme yetisini insana özgü bir nitelik olarak tanımlar. May’a göre, benlik bilinci insanın ‘en muhteşem’ özelliğidir. Bu, “Ben” ve dünya arasında bağlantı kurabilme yeteneğidir. Ancak bu yetenek sayesinde zamanı doğru biçimde algılayabilir, geçmişe dönebilir ve geleceği tasavvur edebiliriz. Geçmişimizden öğrendiklerimizle gelecek için planlar yapar, hedefler belirleriz. Bu açıdan bakıldığında insan için ‘tarihin içindeki memeli’ de denebilir. Pek çok nesne için semboller üretebiliyorsak bunu benlik bilincimize borçluyuz. Masa, sandalye türünden maddi nesneler kadar “ doğruluk”, “güzellik”, “özgürlük”, “adalet” gibi soyut kavramları zihnimizde bir yerlere yerleştiriyoruz.

Benlik bilincimiz sayesinde kendimizi başkalarının gördüğü gibi görebilir ve diğer insanlara karşı fedakarca davranışlarda bulunabiliriz. Empati yapma yeteneğimizde olduğu gibi kendimizi ötekinin yerine koyup onun yerinde olmamız durumunda neler yapabileceğimizi düşünebiliriz. Başka birinin yerinde olmayı hayal edebilir ve onun duygularını daha iyi anlayabiliriz. Önemli olan bu kapasitemizi ne denli verimli kullandığımız değildir. İstersek bunu hiç başaramıyor olalım, yine de dostlarımızı sevmemiz, ahlaki değerlere sahip oluşumuz, gerçekleri görebilmemiz, güzel şeyler yaratmamız, kendimiz ve yakın çevremiz için yüce ülküler yaratmamız hep özgeci(altruist) kapasitemiz sayesindedir. Yüce ve kutsal idealleri için ölümü göze alan erdemli kişileri (örn. Sokrates) göz önünde tuttuğumuz zaman, İnsanın ne kadar şaşırtıcı potansiyelleri bulunduğunu anlayabiliriz.

Benliğin tanımını yaparken onu sosyal-kültürel çerçevesinden koparmamaya özen göstermek gerekir. Benlik (ego) her zaman insanlar arasındaki ilişkilerde doğar ve büyür. Fakat tamamen sosyal çevrenin bir yansıması olarak kaldığı sürece hiçbir “ego”, sorumluluk sahibi olgun bir kişiliğe doğru ilerleyemez. Normlara kayıtsız-koşulsuz uyma davranışı, özgün bir kişilik geliştirmenin önündeki en büyük engeldir. Genel davranış kalıplarına uyum sağlamanın, ‘toplumda kabul görmenin’ ve başkaları tarafından ‘sevilen’ bir insan olmanın tek çıkar yol olarak görüldüğü bir ortamda yaşıyoruz. May’a göre, belli bir yere kadar başkalarının bizi şekillendirdiğini yadsıyamayız ama kendimizi yaratma fikrini de göz ardı edemeyiz.

Birey olarak kimliğimizi anlamanın tek yolu, iç deneyimlerimizi anlamlandırabilmektir.

Benlik bilincinin farkında olmak kesinlikle, entelektüel bir yaşantı değildir. Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” formülü, bir birey olarak varım çünkü düşünen bir varlığım şeklinde de ifade edilebilir. Benlik bilinci için bu farkındalık yeterli değildir. İnsan, kendisini sadece bir düşünceden ibaret olarak görmekle yetinemez. Bizler, kendimizi bir şeyler yapıyor olarak görürüz ve o ortamda neler yaşayacağımızı kurarız. Başka bir deyişle, biz, düşünen, hisseden, algılayan ve davranan bir bütünüz. Benliğimiz oynadığımız rollerin toplamı değil, rolleri oynadığımızdan bizi haberdar eden kapasitenin toplamıdır. Değişik yönlerimizi izleyebildiğimiz ve fark edebildiğimiz merkeze, “benlik” diyoruz.

İnsanların tek amacı bir birey olmaktır. Her organizma içindeki potansiyeli en üst sınırına dek kullanmak ister. Tek bir palamut muhteşem bir meşe olur. Küçük bir köpek yavrusu büyür evin bekçisi kocaman bir köpek olur. İnsan yavrusunun işi daha zordur. İnsan yavrusu, doğasının gerektirdiklerini benliğini kaybetmeden yapmaya mecburdur. Gelişimi otomatik olmayacaktır, fakat kendi seçtiği biçimde ve bilinçli şekilde gerçekleşmelidir. “ İnsanın yaratıp güzelleştirdiği en önemli eser hiç şüphe yok ki kendisidir.” der John Stuart Mill.

Kişi kararlarını bir birey olarak almak zorundadır çünkü bireysellik benliğin bir parçasıdır. Benlik bilinci tamamen bireye özgü bir niteliktir. Benim sizin kendinizi nasıl gördüğünüzü asla kesin olarak bilemeyeceğim gibi, sizin de benim kendimi algılayışım hakkında kesin bir yargıya sahip olmanız imkansızdır. Belki de trajedimiz burada saklıdır, kaçınılmaz bir iç yalnızlıkla örülmüş kaderimiz bizi devamlı birey olarak güçlü olmaya iter.

Eğer potansiyellerimizi bir şekilde gerçekleştirmeyecek olursak, sorunlar başlar. Hiç yürümezsek bir gün gelir bacaklarımız bizi taşıyamaz. Nevroz denilen ruhsal hastalığın özünde kullanılmamış bir potansiyel yatar. Çevredeki etkilerle (geçmişte ya da şu anda) kişilik potansiyelleri açığa çıkmaz ise içe döner ve bireyin ruhsal dengesini alt üst etmeye başlar. “Enerji sonsuz bir mutluluktur “der William Blake, “ kim ki bir şeyi çok arzuladığı halde isteklerini eyleme dökemez, ölümü davet etmiş olur.”

Özetlemek gerekirse ruhumuzdaki var olan gücü kullandığımız oranda yaşama sevincini tadabiliriz. Yürümeyi, bir kutuyu yerden kaldırmayı öğrenen çocuk bunu başarana dek defalarca tekrarlar, düşse de yeniden başlar. En sonunda istediği şeyi başardığında mutlulukla gülümser, gücünü arzuladığı bir şey için kullanmıştır. Ergenlik çağına girmiş bir genç, yeni bir arkadaş kazandığında hele de yeni bir sevgilisi olduğunda daha da mutlu olur. Bir yetişkin, içindeki gücü yaratmak, sevmek ve gelecek planları yapmak için kullandığını hissederse huzur duyar. Sevinç, güçlerimizi eyleme dökmenin üzerimizde bıraktığı etkidir. Hayatın amacı mutluluktan çok sevinç duymaktır. Sevincin temelinde kendimize duyduğumuz sevgi ve saygı, varlığımızı- gerekirse bize, dışımızdaki her şeye ve herkese karşı- kanıtlamanın haklı gururu vardır. Sokrates bu gururu en ideal şekilde taşıyan tarihi bir karakterdir. Düşüncelerinden ve inançlarından ötürü ölüme mahkum edildiğinde o, ölümü yenilgi olarak değil, düşüncelerini ve ilkelerini pazarlık konusu yapmaya karşı bir zafer olarak kabul etmiştir. Sevinç, salt kahramanların yaşadığı bir his değildir. Birey güçlerini dürüstçe ve özgün bir tarzda dışarı vurduğu sürece sevinç de hazır bekler.

Bu genel girişten sonra varoluşçu terapiler konusunda çok önemli bir katkılar sağlamış olan dinamik yönelimli varoluşçu olarak tanımlayabileceğimiz Yalom’un görüşlerini özetleyebiliriz.

YALOM VE VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ

Amerikan psikiyatrisinin önde gelen isimlerinden İrvin YALOM, Türk aydınları tarafından büyük bir beğeni ile okunan ender isimlerden birisidir. Divan, Aşkın Celladı, Nietzche Ağladığında, Bugünü Yaşama Arzusu ve Varoluşçu Psikoterapiler gibi kimi psikobiyografi, kimi psikoterapi öyküleri kimi de psikoterapilerin kuramsal sorunlarına odaklanan kitapları, kolay okunan yalın dili sayesinde ruh sağlığı profesyonelleri dışında da büyük bir ilgi yaratmıştır.

Biz bu yazımızda ağırlıklı olarak VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ kitabı esas alınarak ancak diğer kitaplarından da kimi zaman alıntılar yaparak, Yalom’un temsil ettiği psikoterapi sorunları üzerinde duracağız. Daha doğru bir deyişle Yalom’un sıklıkla vurguladığı insanın ontolojik sorunları üzerine geliştirdiği kavramları tanıtacağız.

Yazdıklarından anlıyoruz ki Yalom, felsefe tarihinin özgün ama sıra dışı sayılabilecek filozoflarına büyük bir ilgi duymaktadır. Dilinin ustalığından iyi bir edebiyat eğitimi aldığını anlıyoruz. Kadim bilgelere ve inançlara saygılı bu hümanist araştırmacının, özellikle Avrupa kökenli fenomenologlarla ve özellikle de egzistansiyalist düşünürlerle derinlemesine bir empati ilişkisi içinde olduğunu sezebiliyoruz.

Yalom, hemen tüm kitaplarında bize İnsanın değeri ve yaşamın anlamı gibi etik,ontolojik ve mistik-metafizik konuların, ne denli yaşamsal bir önemi olduğunu hatırlatıyor.

“Varoluşçu Psikoterapi” adlı kitabında dört değiştirilemez temel kaygıyı (ölümün kaçınılmazlığı, yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz, varoluşsal yalıtım, yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşu) ele alarak varoluşun bu gerçekleriyle yüzleşmenin kişisel gelişme ve değişmeyi nasıl gerçekleştirdiğini ve bu konuların psikoterapide ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Yalom, tüm kitaplarında insanların varoluşsal temel kaygı ile baş etme deneyimlerini önemli edebiyat eserleriyle, felsefi görüşlerle ve kişisel klinik deneyimleri ile harmanlayarak ustaca seçilmiş vaka örnekleri üzerinden okuyucu ile paylaşmaktadır.

“Varoluşçu Psikoterapi” kitabının giriş bölümünde Yalom, yıllar önce Ermeni bir madam ve hizmetçisinin verdiği yemek kursunda gözden kaçırdığı bir ayrıntının “yemeğin lezzeti” için ne kadar önemli olduğunu nasıl fark ettiğini ifade ederken, terapistin terapi sürecinde farkında olmadan yaptığı “kayıt dışı” ilavelerle terapiye “lezzet” kattığını bildirmektedir.

Klasik, formel psikoterapi kurslarında üzerinde durulmayan bu “kayıt dışı” insani-beşeri ilavelerin, aslında terapide ne denli gerekli ve yararlı olduğunu belirten Yalom, amacının terapideki bu pek çok ilavenin bir çatısını oluşturmak olduğunu söylemektedir.

Varoluşçu yaklaşımını dinamik psikoterapiler grubuna sokan Yalom’a göre, :Ne bastırılmış cinsel ve saldırganlık dürtülerinin yol açtığı çatışmaları ne de içselleştirilmiş ebeveynlerle ilişkili olan Ödipal çatışmaları önemsemeyen varoluşçu terapistler; bireyin var olmanın gerekleriyle yüzleşmesinden kaynaklanan çatışmayı ön plana çıkarırlar.

Yalom, ölüm korkusunun içsel ruhsal yaşantılarımızda hep bulunduğunu, bu korkunun üstesinden gelebilmek için çeşitli savunmalar geliştirdiğimizi, ancak bu savunmalar uyum bozukluğuna yol açtığında ruhsal bozuklukların ortaya çıkacağını iddia ediyor.

Etkili ve verimli bir psikoterapinin, tedaviye başvuran kişide zaten var olan ancak üstü değişik savunmalarla örtülmüş olan ölüm korkusu üzerinde kurulabileceğini savunan Yalom, değişik terapi örnekleriyle bize bunun yolunu göstermek istiyor.

Çoğu terapistin, tedavide ölüm temasını bilinçli yada bilinçdışı olarak neden görmezden geldiğini, terapistlerin kişisel ölüm korkularını inkar eğiliminde olmalarıyla açıklamaktadır.

Varoluşa ilişkin kaygılar herkes kadar terapistin de içsel deneyimleridir. Bu korkular hiçbir şekilde psikolojik açıdan rahatsız bireylere mahsus bir yaşantı değildir. Bu nedenle özellikle ölüm kaygısının insanlık durumuna özgü bir gerçeklik olduğunu tekrar tekrar tüm yazılarında yineler ve terapistleri bu yönde yüreklendirir, kendi korkularıyla yüzleşmeleri için.

Ölüm kavramı ile ilgili anlatılanların, Yalom’un deyişiyle “yabancı fakat garip bir biçimde tanıdık” olması, okuyucunun da başına gelmektedir.

Ardı arkası kesilmeyen cinsel deneyimler, mal mülk sahibi olmadaki önlenemez hırslar, statü ve güç için bitmez tükenmez çabalar, aslında ölüm anksiyetesini örtmeye yönelik eylemler olarak okunabilir Yalom’a göre.

Yalom, sanılanın tersine ölüm kaygısının erken çocukluk çağlarında fark edildiğine ve ölüm kaygısı ile baş etmek için ölümsüzlük mitleri yaratıldığına işaret etmektedir..Yetişkin yaşlarda ise ölümü yadsımanın başka yollarının bulunduğunu da ekler. Örneğin yetişkinlerin çoğu kendilerinin “özel bir insan” olduklarına derinden inanma ihtiyacı içindedirler. Bu inancın , ‘dokunulmaz’,’incitilmez’ yani ölümsüz olma ihtiyacı ile ilişkili olduğu açıktır.

Yalom’a göre yetişkinlerin kullandığı bir başka savunma mekanizması da yine ölümü inkar ile ilişkili olan “kadiri mutlak bir kurtarıcıya” inançtır.”Özel olma” inancımız bize biricik ve özerk olduğumuz duygusunu verirken, aşkın ve üstün bir iradeye olan inanç da biz insanları birleştirmeye ve bu yolla kendimizi güvenlik içinde hissetmeye hizmet eder. İnsan bir yandan biricik olmayı isterken, öte yandan da “ötekiler”le aynı yazgıyı paylaşmaktan doğan dayanışma ve benzerlik duygusuyla varoluşsal yalnızlığımıza bir çare aramaya yönelir. Dolaysıyla iki kutup arasında salınıp durur.

Yalom, ölümle yüzleşmek için anksiyete ve depresyonun bir fırsat olabileceğine işaret eder. Bu tür ruhsal acılar bir bakıma içimizde kök salmış ama görmezden gelmeye çalıştığımız ölüm korkumuzla yüzleşmemiz için yararlı bir imkandır.

Ciddi bir hastalığa yakalanmak gibi yaşamsal bir krizin, değişim için olumlu bir fırsat olduğunu söylerken terapistleri de bu konuda uyarmaktadır.”Ölüm o kadar büyük bir önem taşır ki, eğer uygun bir biçimde bu gerçekle yüzleşilir ise, insanın hayata bakışını değiştirir ve hayata gerçekten otantık (sahici) bir damar sağlar”.

Hayatı kıyısından seyretmekle yetinenlerin böylesi bir yaşam krizinde ne kadar büyük sıkıntılar duydukları herkesçe malumdur.

“Şimdi ve burada” ilkesine göre yaşamak, varlığımızın ve içinde yaşadığımız dünyanın farkında olmak, derinliklerimizde yaşayan acıları dindirmek ve kendimizi geliştirerek yaşamımızı zenginleştirmek için temel kaygı kaynağı olan ölümle yüzleşmek gerekmektedir.

Yalom’a göre ikinci varoluşsal kaygı ÖZGÜRLÜK ‘tür.Tüm varoluşçu filozofların vurguladığı gibi seçme ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilme özgürlüğü .Kişi kendi yapıp ettiklerinin öznesidir ve tüm eylemlerinden sorumludur..Dünyayı anlamlandıran,yaşamına anlam ve değer katan bireyin bizzat kendisidir. Kişi kendi yaptıklarının yaratıcısıdır. İnsanların çoğu özgürce seçim yapmak ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmekten kaçmak adına kendilerini bir otoriteye teslim etmeyi yeğlerler.

İnsanın donanımları, ilişkileri, mesleği, işi sanki ona sunulanlardır. Onun iradesi dışında başka bir dünyada olup bitmektedir tüm yaşam olayları. Zorunluluklar ve koşulları ileri sürerek başka türlü var olmayı göze alamadığımızı gizlemek isteriz..Oysa bunların hepsi kaygıya giden yolu kapayan emniyet siperleridir.

Yalom, hastanın seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmesi gerekliliğine vurgu yaptığı terapi sürecinde geliştirdiği teknikleri anlatmadan önce , tüm modern terapi tekniklerinin paylaştığı ortak bir nokta olarak şunu söyler.”Kişisel sorumluluğun üstlenilmesinin vurgulanması hayati önem taşır.”

Büyük varoluşçu filozof Sartre’ın bu “sorumluluk” tanımına kendini yakın bulan Yalom’ a göre, sorumluluk sahibi olmak demek, bir olay ya da şeyin tartışmasız yaratıcısı olduğumuzu kabullenmek demektir.

“Varoluşçu Psikoterapi” kitabında sürekli olarak seçimlerimizin bize ait olduğunu vurgular. Herhangi bir yaşamsal durumu sürdüren, iyileştiren, olumsuz kılan veya bitiren insanın kendisidir. Çektiğimiz acının ve başarısızlığın sorumluluğu da bize aittir.

İnsan, gözünü her zaman ve her durumda kendi gerçeğine çevirmeli. Sorumluluk almak; karar vermek, iradi seçimler yapmak ve eyleme geçmeyi gerektirir.Bu da varoluşsal kaygının yaşanmasını demektir..İşte bu tür bir kaygı ile yüzleşmemek için hasta, terapi sürecinde de kişisel yaşamında başvurduğu türlü savunma mekanizmalarına başvurur.Türlü oyunlarla hedef saptırmaya ya da kendine dokundurmamaya çalışır. Masum ve mazlum rolü oynamak ya da denetimi kaybetme korkusu ile eyleme geçememek, sorumluluk yüklenmemenin en sık görülen yollarıdır.

Yalom’a göre sorumluluğun üstlenilmesi kişisel değişimin ön koşuludur. Terapist sürekli olarak hastanın sıkıntılarını bizzat kendisinin yarattığına dair değerlendirme çerçevesiyle hareket etmelidir. Terapide hastanın kendi açmazlarında ve yaşam uyumsuzluklarında kendisinin rolü bulunduğunu hissettirmeli ve bu yönde bir iç görü kazanması teşvik edilmelidir. Hasta, sorumluluğu bir kez üstlendikten sonra terapötik değişme neredeyse otomatik olarak ve çaba gösterilmeksizin meydana gelir.

Ancak çok daha önemli bir şeyi vurgulamaktan geri durmaz. Terapist hastanın “şimdi ve burada ”koşuluna uygun olarak yaşamasına terapi seansları sırasında olanak sağlamalı ki, dışarıdaki yaşamında nasıl davrandığını görebilsin.

Bunu yaparken terapistin, kendisinin de sorumluluk kavramı ile ilişkili inançlarını ve tutumlarını gözden geçirmesi gerekir.

Sorumluluğunun farkına varma sürecinde adım atan kişinin, kendi yapıp ettiklerinin neler olduğunun, gerçek potansiyellerinin nerelerde bulunduğunun kabulü gerekmektedir. Bunları inkar etmek de bir seçimdir. Ancak bu durumda varoluşsal suçlulukla ilgili muhteşem bir roman olan Kafka’nın “Dava” adlı romanındaki Josefh K:’nın kendi iç mahkemesinde tutuklanış öyküsünün benzerini yaşamak kaçınılmaz olur.

Bu roman, Josefh K.’nın kendi içine bakmasını söyleyen rahibe karşı direnmesinin, varoluşsal suçlulukla yüzleşmemek için değişik yollar aramasının ve “bir köpek gibi ölene” dek bir dış etkenden yardım beklemesinin öyküsüdür. Josefh K, suçluluğu yaşadığında ve kabul ettiğinde ona kapı açılacaktır. Suçluluğu kendi içine giden bir rehber olarak kullanabilecektir.

Terapist, kişinin istencini (çaba göstermenin tetiğini çeken şey)etkilemeye çalışmalı, karar vermesine yardımcı olmalı ve eylemi ortaya çıkarmaya çalışmalıdır. Tüm bu terapötik süreçte duygunun ve iç görünün ne kadar önemli olduğundan bahseder Yalom. Kısacası, terapi sürecinde kişinin kendi duygularının farkına varmasının, onlara sahip çıkmasının ve bu yolla kendi içine bakabilmesinin gerekliliğine işaret eder.

Bir başka temel varoluşsal kaygı ise ‘Yalıtım’ (izolasyon) dur. Yalıtımın üç türü vardır. Birincisi kişilerarası ilişkilerde, ikincisi bireyin kendi içinde ve üçüncüsü de varoluş düzlemindedir.

Yalom,”bireylerle girilen en doyurucu ilişki ve tam bir kendilik bilgisi ve bütünlüğüne rağmen süren bir yalıtım” olarak tanımladığı varoluşsal yalıtım üzerinde önemle durmaktadır.

Ölümle ve özgürlükle yüzleşmenin bireyi kaçınılmaz olarak yalıtımla yüz yüze getireceğini söylemektedir.İnsanın kendi dünyasını kendisinin oluşturması gerektiğine ilişkin sorumluluğunu üstlenmesi, başka bir deyişle kendisiyle ilgili her şeyi, kendisinin yarattığı gerçeğiyle yüzleşmesi beraberinde dış dünyadan yalıtılmışlığı da getirmektedir.Kişi “bildik olandan uzaklaştıkça” ve kendi olduğunu sandığı ve bütünleştiği rollerden ayrıldıkça varoluşsal yalıtım yaşayacaktır.Varoluşsal yalıtıma çare olarak başka bir insanla yaşanan ilişkiler devreye girer..Buna rağmen Yalom’a göre “hiçbir ilişki derindeki varoluşsal yalıtımı yok edemez. Her birimiz gerçek varoluş bağlamında yalnızız”.

Erich Fromm ve Abraham Maslow’un ‘sevgi’ tanımlarına atıfta bulunan Yalom, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin çok kez yalnızlıklarının sınırlarını yumuşatmak için kullanıldığını ve bir başkasıyla birleşerek kendi benliğini yok etmeye çalıştıklarını ileri sürmektedir.

Başkasına yönelik ilgimiz eğer bencillik taşımadan ötekinin varlığına gerçek bir saygı temeline dayanıyorsa ve ötekinin gelişimi ile yakından ilgilenmeyi içeriyorsa, sahici bir sevgiden söz edebiliriz.

İşte bu tür bir sağlıklı sevgi ilişkisinin, varoluşsal yalıtımın doğurduğu acıyı hafifletmede en önemli kaynak olduğunu vurgulamaktadır.

Rollo May’ın “Yaratma Cesareti” adlı kitabında söylediği ;”Eğer kendimizi gerçekleştirmeye doğru ilerleyeceksek…bunun, kişinin sadece kendisi olmasıyla değil diğer benliklere katılımıyla da gelişeceğinin farkında olmalıyız” tespitine yürekten katılmaktadır, Yalom.

Diğerini dinleyerek, vermeyi bilerek,”sevilmeden” “sevme”ye dönerek, içtenlikle onu tanıyarak ‘üretken’ ve ‘olgun’ bir sevgiye ulaşmanın yolları anlatılır kitapta.

Bu süreçte hastanın farkına varması gereken en önemli kazancın, “bu ilişkide neleri alamayacağını anlamasıdır”.

Hepimiz yaşamın sıradanlığına ve belirsizliğine karşı onu anlamlandırma çabasını ve kaygısını çoğu zaman yaşarız. Sevilen bir kişinin ölümü, bir felakete maruz kalmak ya da tanıklık etmek, ciddi bir hastalık ya da her gün yaşanan rutine bir mola vermek, Yalom’un deyimiyle “hayata tutunmamıza” neden olabilir. Anlam bozulması ya da anlam boşluğu kişiyi ciddi yaşam krizleriyle yüz yüze getirir. Kitapta “niçin yaşıyorum?” dan “nasıl yaşıyorum?”a geçmek gerektiğine işaret eder.

Bireysel yaşamımıza anlam katmak için fedakarca başkalarına yardım etmek, kamu yararına çalışan dernek ve vakıflara destek vermek, dünyayı daha insanca yaşanır bir yer yapmak uğruna çabalamak, değerli bir ülküye bağlanmak, yaratıcı etkinliklere yönelmek, hedonizm (hazcılık)den uzak durmak, kısacası kendini gerçekleştirme ve kendini aşmaya çalışmak yaşama anlam katma kaynaklarıdır.

“Yaşamın anlamı nedir?” sorusu karşısında bocalayan kişilerin ruhsal bozukluklara yatkın olduğunu bilmek gerekir. Ancak kabul etmek zorundayız ki,.yaşamın anlamı göreceli ve öznel bir sorudur. Her birimiz “yaşamın benim için anlamı nedir?” sorusuyla uğraşmalıyız.

Yaşamımızı anlamlandırma yolunda en önemli kaynak “bağlanma” (angajman)dır. Bağlanma anlamsızlık duygusuna karşı verilecek en etkili ve tedavi edici bir yanıttır.

Başka kişilere, yaratma edimine, projelere bağlanmanın hayatın anlamı sorusuna verilecek en iyi çözüm olduğunu belirtir, Yalom.

İrvin Yalom’un varoluşsal dört temel kaygıyı ele alıp çözümlediği ve bu kaygılarla yüzleşmeye bizleri çağırdığı “Varoluşçu Psikoterapi” kitabı, gündelik yaşamın kurallarına, geleneksel kurumsal otoritelerin yaptırımlarına, kurmaca , sahte ve ucuz yollardan edinilmiş sözde ‘değer’lere karşı ‘kişisel öyküsünü’ yaşamak isteyenlerin olduğu kadar terapiyi bir sanat gibi gören ruh sağlığı profesyonellerinin el kitabı olacak nitelikte yetkin bir kitaptır.

VİCTOR FRANKL ve LOGOTERAPİ

Avusturya’lı psikiyatrist Dr. Frankl, ın Türkçeye çevrilen” Duyulmayan Anlam Çığlığı” ve “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitapları temel alınmakla birlikte psikoterapi literatüründe sıkça atıf yapılan “noojenik nevrozlar ve logoterapi” yazılarından da yararlanarak, anlam arayışı ve pozitif ruh sağlığı ilişkilerini tartışacağız.

Dr. Frankl , İkinci Dünya Savaşı sırasında uzun yıllar toplama kamplarında bilinen her türlü insanlık dışı eziyet ve işkenceyi görmesine rağmen “ çıplak varoluşundan” başka her şeyini yitiren ama anlam duygusunu koruyan, bu sayede işkenceyi insan onurunun zaferine dönüştüren bir Yahudi ruh hekimidir.

Uyanık olalım. İki anlamda uyanık olalım. Auschwitz’den beri insanın neler yapabildiğini biliyoruz. Ve Hiroşima’dan beri neyin tehlikede olduğunu biliyoruz” sözleriyle insanlığı savaşa karşı onurlu bir duruşa çağıran ve bir yandan da “sevgi ölüm kadar güçlüdür” sözleriyle iyimser varoluşçu bir hümanistik psikoloji anlayışını geliştiren filozof Frankl, Freud’çu psikoterapilerden farklı bir akımın da kurucusu olmuştur.

Freud nevrozların temelinde bastırılmış cinsel dürtülerin önemine işaret ederken Frankl, nevroz türleri arasında ayırım yapmakta ve bunların bazılarının (noöjenik nevrozlar) , acı çeken kişinin, varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu bulmayı başaramamasına bağlı olduğunu vurgulamaktadır.Freud, cinsel yaşamdaki engellenmeyi vurgular; Frankl ise “ anlam isteminin” engellenmesini.

Freud’u reddetmek yerine , kendi kuramını onun keşifleri üzerinde kurmaktan hoşnutluk duyması , Frankl’ın hümanistik hoşgörülü yaklaşımının tipik bir özelliğidir. Ayrıca Varoluşçu psikoterapi ekolüyle de sıkı ve yakın ilişkilerini korumaya özen göstermiştir.

Frankl’ın bir tür yaşam öyküsü olan “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitapta yazar logoterapinin temel önermelerini akıcı ve içtenlikli bir üslupla anlatır.

“İnsan, aptalca çıplak yaşamından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını ansızın kavradığı zaman neler yaptığını öğrenir.”

Duygu ve coşku yitiminin insanda nasıl bir deneyime yol açtığını şu sözlerle özetler:
” İlk önce, kişinin kendi kaderine yönelik soğuk ve duygudan koparılmış bir merak imdada yetişir. Bunun hemen sonrasında, yaşama şansının son derece az olmasına rağmen, kişinin yaşamından arta kalanları korumasına yönelik stratejiler gelir. Sevilen insanlara ilişkin sıkı sıkıya korunan imajlar, din, keskin bir mizah duygusu, hatta doğanın iyileştirici güzelliklerine ( bir ağaca, bir gün batımına) kaçamak bakışlar yoluyla , yaşanan açlığa, korkuya ve haksızlık karşısında duyulan derin öfkeye katlanmak mümkün olabilmektedir. Ama bu rahatlatıcı etkenler, görünürdeki anlamsız acı verici durumları daha büyük bir anlam çıkarmasına yardım edemediği sürece yaşama istemini oluşturmaya yetmemektedir. İşte bu noktada varoluşçuluğun ana konusu ile karşı karşıya geliriz; Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama hiç kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez. Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu cevabın gerektirdiği sorumluluğu üstlenmek zorundadır. Kişi bunu başarabildiği takdirde, onur kırıcı tüm rezilliklere rağmen gelişimini sürdürecektir.”

Frankl, Nietzche’nin şu aforizmasını çok sever; “ Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasılsa dayanabilir”

Frankl’a göre, “ toplama kampındaki şartlar, tutuklunun ayakları altındaki toprağı çeker. Yaşamdaki bilinen bütün hedefler uçup gider. Geriye kalan tek şey, “insan özgürlüklerinin sonuncusudur” yani “kişinin belirli bir durum karşısında kendi tavrını belirleme “ yetisidir. Allport’un belirttiği gibi Antik Yunan filozoflarından özellikle stoacılar gibi yaşamın değeri ve mutluluk hakkında görüşler bildiren düşünürler kadar çağdaş varoluşçu filozoflar tarafından benimsenen bu “nihai özgürlük”, Frankl’ın yaşam öyküsünde çok canlı bir anlam kazanır.

“Toplama kampındaki tutuklular sadece sıradan insanlardı, ancak en azından bazıları , “çektikleri acıya değdiğine” karar vererek, insanın, dışardan görünen kaderinin üstüne çıkma yetisini kanıtlamıştır.”

Yaratıcı bir terapist olan Frankl , bu ayırt edici insan yetisini kazanması için insana nasıl yardım edebileceğini bilmek istiyor . İçinde yaşadığı şartlar ne kadar kötü ve ürkütücü olursa olsun, bir hastada, yaşam karşısında sorumlu olduğu duygusu nasıl uyandırılabilir? İşte bu sorulara cevap bulmak için sağ kalmaya kendini zorunlu hisseden Dr. Frankl, türlü travmatik yaşam deneyimlerinden damıttığı terapi kuramını yani logoterapiyi geliştirir. Bu yüce amaç ve yaşamına bulduğu soylu anlam onun toplama kampından sağ çıkmasını sağlar.

Frankl, logoterapi terimini şu nedenle seçer; ‘Logos’ anlamı ifade eden Yunanca bir sözcüktür. İnsan varoluşunun anlamı kadar insanın böyle bir anlama yönelik arayışı üzerinde de odaklanmak. İşte logoterapinin özeti.

Logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdüleyici güçtür.

Frankl’a göre; insanın anlam arayışı, içgüdüsel dürtülerin ikinci dereceden akla uygun kılınması çabası değildir. Yaşamdaki temel güdüdür. Bu anlam, sadece kişinin kendisi tarafından bulunabilir olmasıyla ve böyle olması gereğiyle, eşsiz ve özel bir yapıdadır; ancak o zaman bu, kişinin kendi anlam istemini doyuran bir önem kazanabilmektedir.

Anlamlar ve değerlerin kimi düşünürlerin ileri sürdüğü gibi ‘ savunma mekanizması, tepki oluşturma ve yüceltmeler’ den ibaret olmadığına inanan Frankl, bu konuda görüşünü şöyle belirtir: “ Ama bana göre, ben, sadece “ savunma mekanizmalarım” uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece “ tepki oluşumlarım” uğruna ölmeye hazır da olamam. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir”

İnsanın anlam istemi ( will to meaning) de engellenebilir, bu durumda logoterapi “ varoluşsal engellenme” den söz eder. Frankl’a göre varoluşsal terimi üç şekilde kullanılabilir: 1. Varoluşsal kendisini, yani özellikle insan olma durumunu anlatmak için; 2. Varoluşun anlamı için ve 3. Kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik arayış, yani anlam istemini ifade etmek olarak.

Varoluşsal engellenme de nevroza yol açabilir. Bu tip nevrozlar için logoterapi, geleneksel anlamdaki, yani ruhsal kökenli ( psikojenik) nevrozlara karşıtlık içinde , “noöjenik nevrozlar” terimini kullanmaktadır. Noöjenik nevrozların kökeni insan oluşunun ruhsal boyutunda değil, “ noöjenik” ( Yunanca zihin anlamına gelen noös sözcüğünden) boyutunda yatmaktadır. Bu , özellikle insan boyutuyla ilgili herhangi bir şeyi gösteren bir başka logoterapi terimidir.

Her çatışma zorunlu olarak patolojik yani nevrotik değildir.; bir ölçüde çatışma normal ve sağlıklıdır. Benzer bir şekilde acı çekmek her zaman için hastalıklı bir olgu değildir; acı, nevrotik bir belirti olmaktan çok , özellikle varoluşsal engellenmeden kaynaklanıyorsa, insanca bir başarı da olabilir.

İnsanın kendi varoluşuna anlam bulma arayışının, hatta buna yönelik kuşkusunun , her durumda bir hastalıktan kaynaklandığını ya da böyle bir hastalığa yol açtığını kesinlikle reddeden Frankl, anlam arayışı ile ruhsal olgunluk arasında olumlu bir bağlantı olduğunu vurgular.

Varoluşsal engellenmenin kendi içinde patolojik olmadığı gibi hastalık yaratıcı bir durum olmadığına inanan Frankl, bir insanın, hayatın yaşamaya değer oluşuna ilişkin kaygısının , hatta umutsuzluğunun bi tür varoluşsal bunaltı olduğunu ileri sürer. Böyle bir şeyi ruhsal bozukluk terimleriyle yorumlayan bir ruh hekimi, hastanın varoluşsal umutsuzluğunu bir çok sedatif, antidepresan ilaçlarlar yığının altına gömeceğini söyler. Bunun yerine onun görevi, varoluşsal gelişim ve gelişme krizi boyunca hastaya yol göstermektir.

Logoterapi, hastaya kendi yaşamında anlam bulması için yardım etmeyi bir görev saymaktadır. Logoterapi, hastanın, kendi varoluşunun gizli logos’unun (anlamının) farkına varmasını sağlaması ölçüsünde psikanalitik bir süreçtir.

Psikanalizin kullandığı ruhsal güçler anlamındaki psikodinamiklere karşılık olarak logoterapi’de ‘noödinamikler’ terimini kuramın merkezine yerleştirir. Bu bağlamda insanın anlam arayışı içsel denge (homoestazis) yerine içsel gerilim yaratabilir. Ne var ki , ruh sağlığının vazgeçilmez ön koşulu da bu gerilimdir.

Frankl, bu bakımdan şu gözlemini dile getirir: “ Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki dünyada, kişinin en kötü şartlarda bile yaşamını sürdürmesine , yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur”,

Bu sözlerde her psikoterapi için geçerli olan bir parola görebiliyorum. Nazi toplama kamplarında , yerine getirilmesi gereken görevleri olduğunu bilen insanların, yaşama şansı en yüksek insanlar olduklarını gözlemek mümkündü. O günden beri, toplama kamplarına ilişkin yazılan diğer kitapların yazarları, ayrıca Japon, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam savaş tutuklusu kamplarında yapılan psikiyatrik araştırmalar da aynı sonucu vermiştir.

Kendi adıma, Aushwitz Toplama Kampı’na alındığımızda, yayına hazır olan kitabımın metnine el konmuştu. Kuşkusuz, bu metni tekrar yazmaya yönelik derin arzum, yaşadığım kampın ağır şartlarında hayatta kalmama yardım etti. Örneğin, Bavaria’daki bir kampta tifüs ateşiyle hasta düşünce, özgürlük gününe kadar yaşayabildiğim ölçüde kitabı tekrar yazabilmek amacıyla, küçük kağıt parçalarına sürekli not alıyordum. Bavaria Toplama Kampları’nın karanlık barakalarının arkasında kaybettiğim kitabı yeniden yazma işinin kardiyovasküler çöküş tehlikesinin üstesinden gelmeme yardım ettiğinden eminim.”

Kişisel yaşam öyküsü ile doğrulanan bir psikoloji kuramının başka bir örneği akademik psikoloji dünyasında görülmemiştir. Bu denli yaşamsal deneyimlerle pekişen bir kuramcının ruh sağlığı hakkındaki görüşleri de kuşkusuz çok insanca ve değerli olacaktır.

Frankl’a kulak verelim:;” …Bu nedenle ruh sağlığının , belli bir gerilim ölçüsüne, kişinin ulaşmış olduğu şeyle ulaşması gereken arasındaki ya da o anda ne olduğuyla olması gereken arasındaki gerilime dayandığı görülebilir. Bu tür bir gerilim insanda yapısaldır ve bu nedenle ruh sağlığında vazgeçilmezdir. O halde insana, kendi yaşamına bir anlam vermesi konusunda meydan okumakta tereddüt etmememiz gerek. Ancak bu yolla insanın anlam istemini uyku ( gizlilik) durumundan uyandırabiliriz. Ruh sağlığı konusunda insanın her şeyden önce dengeye ya da psikolojik deyişle “ homeostasis”e , yani gerilimsiz bir duruma ihtiyaç duyduğunu varsaymanın tehlikeli bir çıkarsama olduğunu düşünüyorum. İnsanın aslında ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. İhtiyaç duyduğu , her ne pahasına olursa olsun , gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çağrısıdır. İnsanın ihtiyaç duyduğu şey, homeostasis değil , benim “ noö-dinamikler” dediğim şeylerdir. Yani kutbun birinin yüklenecek anlamla, diğerinin de anlamı verecek kişiyle temsil edildiği iki kutuplu bir gerilim alanındaki varoluşsal dinamiklerdir. Bunun, sadece normal koşullar için geçerli olduğu düşünülmemelidir.; bu, nevrotik bireylerde çok daha geçerlidir. Bir mimar eski bir kemeri güçlendirmek istediği zaman kemerin üzerindeki yükü arttıracaktır, çünkü böylece parçalar daha sağlam bir şekilde birleşir. Bu nedenle terapistler, hastalarının ruh sağlığını güçlendirmek istedikleri ölçüde , kişinin kendi yaşamının anlamı doğrultusunda yeniden yöneliş yoluyla belli ölçülerde gerilim yaratmaktan korkmamalıdır. Anlam yönelişinin yararlı etkisini böylece gösterdikten sonra , bugün bir çok hastanın şikayetçi olduğu bir duygunun, yani, yaşamlarının hepten ve nihai anlamsızlığı duygusunun zararlı etkilerine geçmek istiyorum. Bu hastalar, uğruna yaşamaya değer bir anlam bilincinden yoksundur. Kendi içlerindeki bir boşluk duygusunun altında ezilmektedirler. Benim “Varoluşsal boşluk ( vakum) dediğim bir duruma yakalanmışlardır.”

LOGOTERAPİDE YAŞAMIN ANLAMI

Yaşamın anlamı nedir sorusuna genel geçer bir cevap vermek elbetteki mümkün değildir. Çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne , kültürden kültüre farklılık gösterir. Bu nedenle önemli olan, genelde yaşamın anlamı değil, daha çok yaşamın bizim için ne anlam ifade ettiğidir. Frankl, bu konuda bir anoloji ile şöyle katılır tartışmaya; “Sorunu genel terimlerle ortaya koymak için bir satranç şampiyonuna sorulan soruyla kıyaslanabilir; “Söyleyin Ustam dünyadaki en iyi hamle nedir?” Bir maçtaki belli bir durumdan ve rakibin özel kişiliğinden bağımsız en iyi hamle diye bir şey kesinlikle yoktur. Aynı şey insanın varoluşu için de geçerlidir. Kişinin soyut bir yaşamın anlamı arayışına girmemesi gerekir. Herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu , yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. Ne onun yeri değiştirilebilir ne de yaşamı tekrarlanabilir. Bu nedenle herkesin işi, bunu yürütmeye yönelik özel fırsatları kadar eşsizdir.”

Yaşamdaki her durum insana meydan okuduğu ve çözülecek bir sorun getirdiği için, yaşamın anlamı sorunu gerçekte tersine çevrilebilir. Nihai anlamda kişinin, yaşamın anlamının ne olduğunu sormak yerine sorulan kişinin kendisinin olduğunu kavraması gerekir. Tek kelime ile her insan yaşam tarafından sorgulanır ve herkes, sadece kendi yaşamı için cevap verirken yaşama cevap verir; sadece sorumlu olarak yaşama karşılık verebilir. Bu nedenle logoterapi insan varoluşunun özünü, sorumlulukta görmektedir.

Sorumluluk vurgusu özet olarak şu anlama gelmektedir: “İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı etmişçesine yaşayın” özdeyişinde olduğu gibi sorumluluk duygusu , şu anın geçmiş olduğunu ve daha sonra da geçmişin değiştirilip düzeltilebileceğini düşünmeye başlamak olarak tanımlanabilir. Bu algı kişiyi, yaşamın belirli ve sınırlı oluşuyla olduğu kadar, hem kendi yaşamıyla hem de kendisiyle ne yapacağının belirleyiciliğiyle karşı karşıya getirir.

Frankl’a göre logoterapi, terapiye başvuran kişinin kendi sorumluluklarının tam olarak farkına varmasını sağlamaya çalışır; bu nedenle, kişiye, neye karşı, ne için ya da kime karşı sorumlu olduğunu anlaması seçeneğinin bırakılması gerekir. Psikoterapistler arasında, hastalarına değer yargılarını empoze etmeye en az eğilimli olanların logoterapistler olmasının nedeni budur. Çünkü hastanın yargılama sorumluluğunu terapiste yüklemesine kesinlikle izin vermeyecektir.

Dolaysıyla kendi yaşam görevinin topluma karşı mı, yoksa kendi benliğine karşı mı sorumlu olarak yorumlanacağına karar vermek hastaya düşmektedir. Ne var ki kendi yaşamlarını kendilerine verilen görev terimleriyle değil , ayrıca görevi veren terimleriyle de yorumlayan insanlar vardır.

Logoterapinin rolü ,, bir ressamdan çok bir göz hekiminin oynadığı role benzer. Ressam bize, dünyayı kendi gördüğü haliyle aktarmaya çalışır; göz uzmanı ise dünyayı gerçekte olduğu gibi görmemizi sağlamaya çalışır. Logoterapistin rolü, hastanın görüş alanını potansiyel anlam spektrumunun tamamının bilinçli ve görünebilir olması için genişletmekten ibarettir.

Frankl, insanın sorumlu olduğunu ve yaşamının potansiyel anlamını gerçekleştirmesi gerektiğini söyleyerek, yaşamın gerçek anlamının kapalı bir sistemmiş gibi kişinin kendi içinde ya da kendi ruhunda değil, dünyada keşfedilmesi gerektiğini vurgulamak ister. Bu temel özelliğe “ insan varoluşunun kendini aşkınlığı” der. Bu, insan olma gerçeğinin her zaman için, ister bir anlam ya da karşılaşacak bir insan olsun, kişinin kendi dışındaki bir şeye ya da birisine yöneldiği anlamına gelmektedir. Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa , o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir. Kendini gerçekleştirme denilen şey, hiç de ulaşılabilir bir şey değildir. Bunun da basit bir nedeni vardır: Kişi buna ulaşmak için ne kadar çok uğraşınsa, bunu da o kadar çok kaçıracaktır. Başka bir deyişle, kendini gerçekleştirme, sadece kendini aşmanın bir yan ürünü olarak mümkündür.

DİNAMİK VE VAROLUŞÇU TERAPİST ADAYLARINA REHBER

Yalom’un Varoluş anksiyetesine odaklanan varoluşçu terapilerin ana ilkelerini sıraladığı “Bağışlanan Terapi” adlı kitabından esinlenerek, başlıklar halinde dinamik ve varoluşçu psikoterapilerin ilkelerini ana başlıklar halinde özetlemeye çalışacağim.

Yalom’un önemle vurguladığı gibi varoluşçu psikoterapi, özgün bir kişilik kuramı değilidr. Psikopatolojik olguları sistematik bir sınıflandırma ve açıklama kaygısı gütmeyen tam da bu nedenle kendine özgü kuramsal ve pratik bir doktrin geliştirmekten uzak duran özgün bir yaklaşımdır. Terapist adaylarının, varoluşçu felsefeden esinlenilen temel konulara duyarlılık geliştirmelerinin gerekliliği bu yaklaşım için hayati önemdedir. Uygulamada varoluşçu yaklaşım, en çok da dinamik psikoterapilerden yararlanmaktadır. Gerçekten de varoluşçu terapi ustalarının hemen hepsinin psikanalitik terapiler alanında yetişmiş olmaları tesadüf değildir. Ancak psikanalitik terapiler her ne kadar dinamik yönelimli olsalar da temelde mekanistik ve fazlasıyla pozivistik bir dünya görüşü ve insan tasarımına dayandığı için varoluşçu terapistler farklı bir anlayış ve bakış geliştirmek ihtiyacını duymuşlardır.

Bu deneme çerçevesinde varoluşçu yaklaşımın dinamik, analitik terapilerden ayrıştığı temel noktalara değinerek terapist adaylarına Yalom’un daha önce yapmış olduğu ve benim de büyük ölçüde paylaştığım ancak ülkemizde çalışan terapistlerin, kendilerinin ve danışanlarının içinde yaşadıkları sosyo- kültürel bağlamları çok daha özenle dikkate almaları gerektiğine vurgu yaparak stratejik- dinamik terapilere ilişkin kişisel öğütlerimi ve önerilerimi sunmaya çalışacağım.

  1. SÜREÇ VERSUS İÇERİK

Ortodoks ya da klasik psikanaliz eğitimi ve uygulaması ülkemizde yeni sayılacak bir gelişmedir. Yeterince kurumsallaşmamış olması itibarı ile konunun dışında tutulacaktır. Hacettepe psikiyatri ekolünün öncülük ettiği ‘ ‘Dinamik Psikiyatri’ ve ‘Psikanalitik Psikoterapi’ kuram ve uygulamaları 1960’lardan itibaren sevinerek belirtmeliyim ki yeterli yaygınlıkta olmasa da giderek etkinliğini arttırmaktadır. Kişisel olarak psikoterapi eğitimi aldığım Hacettepe’de hocaların hocası Orhan Öztürk’ün içerikten çok süreç üzerinde odaklanmamız gerektiğine dair vurgusunu şükranla anmak isterim.

‘İçerik’, terapi seanslarında danışanın dile getirdiği sözlü anlatımlardır. Terapistin soruları, açıklamaları ve geçmişe dair yorumları da içerik olarak nitelenebilir. ‘Süreç’ ise, terapist ve danışan arasında gelişen ilişkiye gönderme yapar. Terapi odasında yaşanan etkileşimlere odaklanmak, süreci önemsemek demektir. Sürece yapılan vurgu, içeriğin görmezden gelinmesi anlamına gelmez. Varoluşçu terapilerde olduğu kadar ‘kısa süreli dinamik psikoterapiler’de de öncelikli olarak dikkatin yönelmesi gereken nokta, “Şimdi ve Burada” yaşanan deneyimlerdir. Söze dökülen ifadeler kadar belki de daha önemli olan sözel olmayan etkileşimler ele alınıp işlendikçe danışana sahici bir ‘iç görü’ kazandırma olanağı da mümkün olmaktadır.

Yalom’un işaret ettiği gibi ölüm, yalnızlık, özgürlük ve anlam arayışı gibi temel varoluşsal konular, terapi seanslarında kuru entelektüel tartışmalar şeklinde işlendiği zaman bu etkinlik, terapi olarak kabul edilemez. Bu temalar kimi zaman seanslarda ele alınıp işlenebilir ancak, danışanın kişisel sorunun bu konularla gerçekten bir bağlantısı olduğu düşünüldüğünde içerik önem kazanabilir. Örneğin, Orta yaş üstü bir danışan yaşadığı anksiyete durumlarını, maruz kaldığı psikososyal streslerle ilişkilendiremediği, görünürde hayatının en başarılı olduğu böyle bir dönemde içine düştüğü “anlamsız’ korku ve endişeleri bir türlü anlamlandıramadığı durumda, ‘ölüm ve varoluşun anlamı’ gibi içeriğe ilişkin temalar, danışanın bu kavramlara yüklediği anlamlar ve duygular merkezde olmak üzere ele alınıp işlenebilir.

Süreç ve içerik ilişkisinde önemli olan, ya o ya da öteki gibi birbirlerini dışlayan bir anlayışı benimsemek değil, kuram güdümlü olmaktan çok ilişki odaklı bir terapi stratejisinin yararlı olacağını kabullenmektir.

Varoluşa ilişkin konular eğer terapistin anlam dünyasında önemli bir yer tutuyorsa ve temel varoluşsal sorulara kişisel olarak kendisi açık ise, terapist, seanslarda danışanla canlı, dinamik bir etkileşim içine girmeyi de başarır. Bu nedenle terapistin öncelikle varoluşçu temalar ve sorunlar konusunda yeterince aydınlanmış olması gerekir. Terapist adaylarının ontoloji, metafizik ve etik gibi felsefi disiplinlerde yeterince bilgili olması, varoluşçu filozofların eserlerini okumuş olması belki kuramsal hazırlık açısından gerekli olabilir ama terapide başarılı olması için kesinlikle yeterli değildir. Önemli olan kuramsal-spekülatif bilgiden çok, kişisel olarak kendi varoluş sorunları ile yeterince baş edebilmiş ve bu konulara karşı gerçek bir duyarlılık geliştirmiş olmasıdır.

  1. KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLERİ KALDIRMA OLARAK TERAPİNİN İŞLEVİ

Klasik psikanalizden farklı bir strateji izleyen Yeni Freud’çu analistler ( Karen Horney, Harry Stuck Sullivan, Erich Fromm vb) ve varoluşçu terapistler, dürtülerin (psikoseksüel= Libidinal) gelişimi, Oidipus Kompleksinin akıbeti, başat nevrotik savunmalar gibi intrapsişik dinamikler yerine bireyi kuşatan ve yaşamı boyunca etkileyen insanlar arası ilişkiler ortamına odaklanırlar. Kişilik oluşumunda önemli bir role sahip rol modelleri ile kurdukları ilişkilerin doğasını anlamaya çalışmak, danışanın kendi karakter yapısını doğru tanımasına yol açar.

Danışanların büyük çoğunluğunu terapi almaya güdüleyen anlamsız korku ve takıntılar, çökkünlük, suçluluk, öfke ve kıskançlık gibi duygular ancak Maslow’cu anlamda “kendini gerçekleştirme” yani sahip olduğu yaşam potansiyellerini gerçekleştirmemiş olmanın sonuçlarıdır. Terapi, tam kapasite yaşama katılmaktan ve kendini “anlamlı ve değerli” bir hayat yaşamaktan alıkoyan içsel ya da dış gerçeklikten kaynaklandığı düşünülen engelleri ortaya çıkarabilir ve bu engellerin aşılmasında alternatif yollar sunarsa yararlı olacaktır.

  1. TANI KOYMAKTAN KAÇINMAK

Modern psikiyatri uygulamalarında tanı koyma kaygısı neredeyse öncelikli bir konudur. Psikiyatride ‘medikal model’ yandaşları, tedavi girişimlerinin başarısının her şeyden önce doğru tanı konmasına bağlı olduğunu iddia ederler. Majör psikiyatrik bozukluklar için bu iddia büyük ölçüde uygun ve gereklidir. Ancak yaşam krizleri ve ilişki sorunları ile kişisel hayatından şu ya da bu nedenle hoşnutsuz danışanlar, ki terapi uygulamalarının büyük bir çoğunluğunu oluşturur, için psikiyatri tanı el kitaplarında uygun bir tanı bulmak mümkün değildir.

Ayrıca terapistin kafasında tanı koyma derdi öncelikli ise, danışanı ‘kendine özgü varoluş tarzı’ içinde kavraması imkansız hale gelir. Terapinin başlangıç aşamasında kafamda beliren bir tanı kategorisinin, terapi ilerledikten sonra ne kadar yanlış olduğunu gördüğüm çok sayıda hasta örneği verebilirim. Amerikan Tanı Sınıflandırma sisteminde (DSM’ler) ikinci eksende yer alan kişilik yapılarına ilişkin tanıların da terapi çalışmasında hemen hiçbir zaman işe yaramadığına defalarca tanık olmuşumdur.

Bu sakıncalara ek olarak tanı odaklı bir görüşmeden hareketle terapi programı önerildiğinde, terapistin danışanını tam anlamıyla kavrama ve onu bir bütün olarak görme imkanının daraldığını da söyleyebilirim. İstesek de istemesek de koyduğumuz tanı istikametinde görüşmeleri yönlendirdiğimiz, tanımızı doğrulayacak verileri toplamaya çalıştığımız, tanımızı tekrar sorgulamamızı gerektiren bulgulara yeterince önem vermediğimiz, kısacası teşhislere ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ gibi bir işlev yüklediğimiz bilinen klinik bir gerçektir.

Bu konuda Yalom bir anısını şöyle aktarıyor: “ Eğer bireysel psikoterapi görüyor ya da bunu düşünüyor olsanız, terapistiniz sizin gibi karmaşık birini tarif etmek için hangi DSM-1V tanısını haklı bir şekilde kullanabilir?”

  1. TERAPİ DANIŞANLA YOLA ÇIKMAKTIR

Türü ne olursa olsun klasik ya da modern terapilerin hemen hepsinde terapiste üstünlük atfeden bir vurgu vardır. Şifacı, iyileştirici statüsünde görülen, danışana oranla varoluşsal sorunlarını çözümlemiş adeta bilge bir otorite olarak algılanan terapist, danışanın gözünde kimi zaman omnipotent bir varlık konumundadır. Ötekinin kusurlarını ve zaaflarını bilen, bilimin verilerini içselleştirmiş, insana dair hakikate nüfuz etmiş kısacası yarı tanrısal bir varlık olarak görülen terapist, danışanlardan öğreneceği bir şey olmayan profesyonel bir meslek erbabı olarak kabul edilir. Özellikle kırsal kesimden gelen eğitim düzeyi düşük ve ekonomik olanakları kısıtlı, geleneksel değerler ve inançlarla yüklü danışanların terapisti omnipotent bir varlık olarak görme eğilimi yüksektir. Deneyimsiz terapistleri için bu, başlangıçta bir avantaj gibi görülebilir ama yeterli bir düzelme sağlanamadığı durumlarda terapiste yönelik düş kırıklıkları kısa bir zaman sonra düşmanlık tepkilerine dönüşebilir.

Varoluşçu duyarlılığı gelişmiş terapist, kendisini ‘bitmiş, tamamlanmış bir proje’ olarak görmediği için danışanla çıktıkları simgesel ruhsal yolculukta(terapi) dertli insana içtenlikle yardım etmeye çalışırken onu bir tür yol arkadaşı olarak görmekten korkmaz. Her insandan hala kendisi ve hayat hakkında öğrenecekleri vardır. Danışan kendisine destek ve rehberliği için minnet ve şükran duyarken terapist de, içten içe de olsa, kendisinin de zenginleşmesine katkı sağladığı için ona karşı şükran duygularıyla dolu olduğunu hisseder.

Antipsikiyatri akımının kurucularından psikanalist Laing, çalıştığı şizofren hastalarla öylesine yoğun bir paylaşma içeren ilişki içine girerdi ki, bir zaman sonra psikotik deneyimler yaşamak durumunda kalmış ve hastalarının iç dünyalarını ancak bu yolla çok daha iyi ‘ anlayabildiğini’ savunmuştur. Fransızca’ya ‘collusion’ olarak çevrilen “ruhsal yolculuk”, hastayla adeta yoldaşlığın ötesinde bütünleşmek anlamına gelmektedir. Kuşkusuz empati yapmak niyetiyle yola çıkıp sonunda hastayla özdeşleşmek ve onun neredeyse kaotik dünyasında kaybolmak, elbette terapi gibi iddialı bir girişim için önerilemez. Ancak hastayla sonucu önceden kesin olarak kestirilemeyen bir ruhsal yolculuğa çıkmak demek, bilinmeyenlerle dolu cazip bir serüvene katılmayı göze almaktır. Varoluş cesareti yeterli terapistler, işte bu türden bir ‘ruhsal yolculuğun’ her iki taraf içinde geliştirici olduğunu savunurlar.

  1. TERAPİ İNSANİ DESTEKTİR.

Terapi sürecini deneyimlemiş hastaların çoğu, terapiden ne hatırladıkları sorulduğunda genellikle terapistin yaptığı çözümlemeler, yorumlar ve önerilerden daha fazla kendilerine sunulan sahici insancıl destekleri anlatırlar. Danışanlara destek olmak demek, onların “çarpıtılmış ve otantik olmaktan uzak varoluş tarzlarını” sorgusuz ve koşulsuz onaylamak demek değildir. Terapi mutlaka “pathos” üzerinde sürekli bir çalışma yapmak değildir. Kuşkusuz, danışanın sorun olarak yaşadığı sıkıntıların oluşumu üzerinde çalışmak gereklidir ama bunu başarabilmek için öncelikle danışanla sahici bir güven ve saygı ilişkisinin kurulmuş olması gerekir. Bu amaçla kişisel olarak terapi çalışmalarımda hastalarımın çoğunlukla kendilerinin bile fark etmedikleri pozitif yönleri üzerinde odaklanırım. Entelektüel yetenekleri, toplumsal ve siyasal idealleri, mesleki başarıları, gelişmiş hobileri ve dostluk ilişkileri benim için çok önemlidir. Duygusal sorunlarını dile getirmedeki becerilerin, kendilerini tanıma yönünde gösterdikleri çabaların ne kadar takdire değer nitelikler olduğunu içtenlikle onlara yansıtırım. Bunu yaparken hastanın sadece yetersizlik duygularıyla baş etmelerine katkı sağlamak niyetiyle yaptığım pozitif geri bildirimlerimin, teknik bir manevra gibi yani danışana sunulan gayri şahsi bir ödül ya da armağan algılanmamasına özellikle özen gösteririm.

  1. TERAPİLERİN CAN SUYU EMPATİDİR.

Dinamik terapilerin tümünde şifa verici bir girişim olarak empatinin önemine vurgu yapılır. Ancak empati kavramının anlamı konusunda görüşler birbirlerinden ayrışırlar. Empati’yi en iyi tanımlayan terapistlerden Carl Rogers’e göre “ doğru empati”; “ koşulsuz olumlu takdir ve sahicilikle birlikte” terapide iyileştirici en önemli faktördür. Empati kavramının felsefi temelleri, M.S. ikinci yüzyılda yaşamış Romalı filozof Terentius’un; “ homo sum: humani nil a me alienum puto” ( Ben bir insanım ve insani hiçbir şeyin bana yabancı kalmasına izin vermem) aforizmasında bulunmaktadır.

Hastanın geçmişini en ince ayrıntılarına kadar bilmek, hastanın gözünden gerçekliğe bakmayı kuşkusuz kolaylaştırır. Hasta peş peşe önemli kayıplar yaşamış ise, dünyayı kayıplar gözlüğünden görecektir. Bu nedenle terapistini de yitirme korkuları yüzünden daha yakın ve sıcak bir ilişki geliştirmekten sakınacaktır. Terapist, hastanın bu duygularına empati yapar ve bunu uygun bir dille açıklarsa hastanın defansif uzaklığı da azalacaktır.

Empati yeteneği sadece terapistin elindeki sihirli şifa verici bir ilaç değildir. Eğer terapist, seanslarda sergilediği empatik dinleme ve anlama girişimi ile hastaya ve hasta ile birlikte, daha verimli bir etkileşimin mümkün olduğunu gösterebilirse, hastasına, terapistin bu insani yönüyle ( hastanın empatinin gücü) özdeşleşerek çok daha olumlu insan ilişkileri kurabileceğini de öğretmiş olur.

  1. TERAPİ KOŞULSUZ KABULLENMEDİR.

Klasik terapilerin mottosu; terapist, hastasına karşı yargısız, yüksüz ve nesnel bir tutumla yaklaşmalıdır. Varoluşçu terapistler de bu temel ilkeye bağlıdırlar ancak hastanın terapist hakkında beslediği duygular ve düşünceler, beklentiler hakkında çok daha fazla duyarlıdırlar ve daha şeffaf bir tutum içindedirler. Terapistin hastaya karşı açıklığı ve onun eleştirilerini kabullenmeye yatkın olması gerektiği en iyi Sandor Ferenczi tarafından ifade edilmiştir: “Belki kör noktalarımdan bazılarının yerini bulmama yardımcı olabilirsiniz” .

Kabullenme kavramından burada önemle söz etmek istemem, hastanın tüm duygu ve düşüncelerini ve yaşantılarını yargılamadan neyse o olarak dinlemekten farklı olarak, terapistin kendi tutum ve davranışlarına ilişkin hastadan yükselen serzeniş, sitem, öneri ve kınama dahil her tür eleştiriye açık olması gerekliliğindendir

8 . VAROLUŞÇU TERAPİ STANDARDİZE EDİLEMEZ

Medikal modele göre psikiyatrik bozukluklar için geliştirilmiş ilaçlar ve başka biyolojik tedavi teknikleri standardize edilmelidirler. Bir grup hastada yararlı olduğu klinik deneylerle kanıtlanmış olan farmakolojik ajanların, bilimsel standardizasyonu doğru bir şekilde yapılmış ise aynı tanı kategorisine giren diğer hastalarda da etkili olmaları beklenir. Benzer bir şekilde psikoterapilerin de standardizasyonu, özellikle terapilerin ücretinin sigorta firmaları ve kamu bütçesinden karşılanabilmesi için gerekli görülmektedir. Etkinliği ve yararı kanıtlanmış bazı terapi türlerinin örneğin, davranışçı ve kognitif terapilerin, belirli bir dereceye kadar standardize edilmesi mümkün gibi görünmektedir. Ancak dinamik ve varoluşçu terapiler, alt tipleri ne olursa olsun, hiçbir şekilde bir örnek kuram ve uygulama biçiminde standardize edilemezler. Bu yöndeki bir çaba, varoluşçu terapilerin özgünlüğünü hiçe saymak demektir. Ayrıca etkinliğinin de kaybolması sonucunu doğurur. Danışanla sahici, koşulsuz olumlu takdir ve kendiliğindenlikle( otantisite) karakterize olan terapi ilişkisi, standart kalıplara sıkıştırıldığında, özgünlüğünü de yitirir. Tıbbi uygulamada “hastalık yok, hasta vardır” ilkesi psikoterapi alanında da geçerlidir. Terapiye başvuran kişiler her ne kadar belirli bir psikiyatrik tanı kategorisine sokulabilir ve bu tanı grubuna uygun olan tedaviler standardize edilebilirse de, danışanların hatta ruhsal sorunları olan hastaların her biri kendi varoluşu içinde biricik ve özgündür. Bu nedenle medikal modeldeki tanı kategorilerine sokulmaya çalışılmamalıdır. Deyim uygun düşerse diyebiliriz ki, ne kadar danışan ve hasta var ise o kadar varoluşçu terapi yaklaşımı vardır. Dinamik terapistler, her hasta için yeni sayılabilecek ve o kişiye özgü bir terapi yaklaşımı izlemek gerektiği konusunda ödünsüzdürler.

Yalom’un altını önemle çizdiği gibi, “terapist, hasta nereye giderse oraya gitmeye hazırlıklı olmalı, ilişkide güven ve sahiciliği oluşturmaya devam etmek için ne gerekiyorsa yapmalıdır.

Terapi eğitimi ile sanat eğitimi arasında önemli bir benzerlik vardır. Nasıl ki piyano çalmayı öğrenmek için belirli bir tekniğe ihtiyaç varsa, deneyimsiz terapistlerin de sınırları iyi belirlenmiş ve yararlı olduğu kanıtlanmış “tekniklere” ihtiyacı vardır. Virtiyöz piyano sanatçısı nasıl ki tekniği aşan doğaçlama yeteneğine güvenerek sanatını yaratıcı bir biçimde icra ederse, usta bir terapist de öğrendiği tekniklerden daha fazla olarak kendine özgü beceri ve deneyimlerini terapi sürecine katar.

  1. DUYGULARIMIZI TANIMAK VE TERAPİDE KULLANMAK YARARLIDIR.

Klasik psikanalizde analist, danışan karşısında duygusuz, tepkisiz adeta bir ayna pozisyonundadır. Dinamik ve varoluşçu terapilerde ise terapistin seanslarda yaşamakta olduğu duyguları çok iyi tanıması ve gerektiğinde duygularını iyileştirici araçlar olarak kullanması çok önemlidir. Eğer seansta sıkılır, sinirlenir, kafamız karışır, cinsel açıdan uyarılır ya da dışlandığımızı hissedersek, her hangi bir tepki vermeden önce bu duygular üzerinde önemle durmak ve bunların danışandan mı yoksa kişisel dünyamızdan mı kaynaklandığını anlamak zorundayız. Bu noktada Yalom şöyle bir öneride bulunur:

“ …., sana bir şey söyleyeyim. Son birkaç dakikadır seninle bağlantımın koptuğunu, biraz uzaklaştığımı hissediyorum. Nedenini bilmiyorum, ama şu anda seansın başında olduğumdan farklı hissediyorum. Seansın başında benden istediklerini alamamayla ilgili duygularını tarif ettiğinde ya da geçen seansta benimle içten bir şekilde konuştuğunda da şimdikinden farklı şeyler hissediyordum. Merak ediyorum, senin benimle bağlantı durumun nedir bu gün? Senin duyguların da benimkilere benzer mi? Neler olduğunu anlamaya çalışalım”.

Terapistin cesaretle ve içtenlikle kendi duygularını seansa getirmesi, süreç üzerine odaklanmak gerektiğinin ve en önemlisi de “şimdi ve burada” ilkesine bağlı kalmakı açısından çok önemlidir. Bu tutum, danışanı da cesaretlendirir ve sahici bir etkileşimin de ateşleyicisidir.

  1. DANIŞANIN GİZLEDİKLERİ ÜZERİNDE ODAKLANMAK.

Danışanlarımız terapi seanslarında kendileri hakkındaki bilgileri ve yaşadıkları olayları ya gizleme ya da çarpıtarak anlatma eğilimdedirler. Terapistin gözünde saygınlıklarını yitirme korkusu ile bu yola başvurular. Eğer terapist gizleme ve çarpıtma durumlarını sezer ve uygun empatik bir dille bunları tartışmaya açar ise, gerçeklere dayalı çözümlemeler ve yüzleştirmeler devreye girer ve danışan daha sağlıklı bir iç görü geliştirir.

  1. TERAPİSTİN KİŞİSEL HAYATINI AÇMASI.

Danışanlar ve hastalar her zaman terapistin özel hayatına fazlasıyla ilgilidirler. Merak ettikleri konularda soru sormaktan genellikle kaçınırlar ama kimileri de tecessüslerini gizlemezler ve terapistleri zor duruma sokabilecek soruları örtük ya da açık bir biçimde dile getirirler. Terapistlere bu konuda kesin olarak her tür soruya açık olmaları ve içtenlikle cevap vermeleri önerilemez ama bu kuralı çok katı bir biçimde uygulamak da hastayla tedavi işbirliğinin zedelenmesine yol açabilir. Dolaysıyla soruların ardındaki gerçek niyet tam olarak anlaşılabilmiş ise, masum ve gerçekten hasbi bir merak söz konusu olduğunda cevap vermek, ilişkiye güveni pekiştirebilir. Bu noktada kişisel olarak benim yaklaşımım uç noktalara kadar varan bir açıklık tutumudur. Hastalarımın önemli bir kesimi zaten nasıl bir politik ve inanç kimliğine sahip olduğumu bilerek gelmektedirler. Örneğin, sol bir siyasete angaje olduğum ve özellikle alevi inancı hakkında yaptığım araştırmalar ve alevi örgütlerindeki yöneticiliğim nedeniyle kimliğim kamusal olarak bilinmektedir. Alevi kökenli hastalarımın bana profesyonel kimliğim kadar aynı inancı paylaşıyor olmamdan ötürü farklı bir güvenle geldiklerini, dolaysıyla “inandırıcılığımın” önceden yüksek olduğunu belirtebilirim.

Dindar ya da muhafazakar hastalarımın önemli bir kesiminin, başka hastalardan edindikleri benim hakkımda yapılan “demokrat bir insan” tanımlaması nedeniyle bir hayli rahat olduklarını, hiçbir biçimde inanç aidiyetleri yüzünden farklı bir muameleye maruz kalmayacaklarını bilerek geldiklerini de iddia edebilirim. Aslına bakılırsa her terapist, kılık kıyafetinden, saçından ve makyajından dolayı danışanlarında belirli bir izlenim yaratırlar. Bundan kaçınmak için tümüyle değer ve tercih yüklemeyen giysiler tercih etsek bile özel ofisimizin mefruşatından sizin “meşrebiniz” hakkında şöyle ya da böyle bir kanaat sahibi olacaklardır. Bunlardan tümüyle kaçınmanın bir yolu olduğunu sanmıyorum ayrıca terapötik ilişkide çok ciddi bir sakınca teşkil edeceğini de düşünmüyorum.

  1. PSİKOTERAPİ GERİBESLENİMLERLE GELİŞİR.

Terapi, danışanın kendi kör noktalarını aydınlatmasına yardım eden bir ışık kaynağıdır. Hiç birimiz kişiliğimizin derin katmanlarında varlığını koruyan değişik yoğunluktaki kompleksler, korkular, özlemler ve arzular konusunda tan anlamıyla bilinçli olamayız. Gerçi terapistin kişisel terapiden geçmesi, kişisel kör noktalarını fark etmesine çok önemli bir katkı sağlar ise de, mutlak bir farkındalık geliştirmek ancak ideal bir durum olarak kabul edilir. Dolaysıyla, danışanların benliklerinin alt katmanlarında de saklı duran duygu ve fikirlerin bilinçli hale getirilmesi tüm klasik terapilerin benimsediği temel bir hedeftir. Varoluşçu terapilerde geri besleme çabası, diğer terapilere oranla sarsıcı türden agresif yüzleştirme ve yorumlamalardan kaçınmayı gerektirir. “Geçmiş ve orada” olan bitene odaklanan klasik psikanalizde amaç, kişiliğin derin bilinçdışı katmanlarında etkin olarak çalışan komplekslerin çözümlenmesidir. Varoluşçu terapilerde ise, “otantik varoluş”u çarpıtan yaşam tutumlarıyla yüzleşmek amacıyla “şimdi ve burada” yaşanan deneyimlere odaklanır.

  1. HAYATIN ANLAMI HAKKINDA KONUŞMAK.

Bu noktada Yalom’un tanımlamalarına başvurmak uygundur. Varoluşçu terapistlerin paylaştıkları anlayışa göre biz insanlar “ yaratılıştan anlamı olmayan bir dünyaya fırlatılma talihsizliğini yaşamış olan ve bu nedenle anlam arayan yaratıklar gibi görünüyoruz. En büyük yaşam görevlerimizden birisi, yaşamı destekleyecek kadar sağlam bir anlam icat etmek ve bu anlamı ortaya koymadaki kişisel katkımızı inkar etme şeklindeki hileli manevrayı gerçekleştirmektir. Böylelikle anlamın “ dışarıda bir yerlerde” bizi beklediği sonucuna varabiliriz. Sağlam anlam sistemlerine yönelik süre giden araştırmamız sıklıkla anlam krizine sokar bizi.”

Terapiye başvuranların büyük bir çoğunluğu, yaşamlarında bir anlam eksikliği ya da yokluğu yaşayan sıkıntılı bireylerdir.Ayrıca varoluşun amacı hakkında karşılık bulmakta zorlandıkları sorular nedeniyle bunalmış durumda olan kişilerdir. Kişisel olarak yaşamında ciddi bir anlam boşluğu çekmeyen, varoluşun “bir mucize olarak ve tek bir defada gerçekleştiğinin” bilincinde olan terapistler, danışanlarının varoluşsal kaygıları ve anlam krizleriyle baş etmekte zorlanmazlar.

  1. ÖZGÜRLÜK, SORUMLULUK, YALITIM VE ÖLÜM VAROLUŞÇU TERAPİLERİN ASAL KONULARIDIR

Yalom’un “dört temel varoluş gerçeği” olarak tanımladığı konular hakkında daha ayrıntılı bilgiler bu denemenin önceki bölümlerinde uzunca tanıtıldığı için burada sadece kavramları hatırlatmakla yetineceğiz.

  1. YARARLI ÖGÜTLER VERMEK VE UYGUN MESELLER ANLATMAK(HİKMET DOLU ÖYKÜLER) İYİLEŞTİRİCİDİR.

Hayati bir konuda karar verme zorluğu yaşayan, vereceği kararın sorumluluğunu üstlenmekte gönülsüz davranan, seçim yapmakta sıkıntı çeken hastalarımın içinden bazılarına doğrudan tavsiyeler verdiğim zamanlar olur. Yaşam krizleri ile baş etmede güçlük çeken, ciddi bir şekilde bocalayan ve kafası karışık hastalarıma çoğu Doğu bilgeliğine ait değerli mesellerden örneklerle yardımcı olduğum danışanlarımın, bu tarz bir desteği çok beğendiklerini ve mesajın böylece daha kolay anlaşıldığını bildirdiklerini söylemeliyim. Bu noktada örnek olması amacıyla bir vaka örneği vermek isterim.

Bir Böcek İki Çiçek

36 yaşında uzun boylu, yakışıklı ve şık giyimli genç iş adamı son üç haftadır sık gelen panik ataklar nedeniyle acillere taşınıyor. Kalp krizi geçirmekte olduğunu düşünüyor ve özel kardiyoloji kliniklerinden ailecek çıkamaz hale gelmişler. İş gücünü ve evi barkını düşünemez olmuş. Çevresinde aile dostları ve şirketinin müdürleri eksik olmuyor. Her an kalp krizinin gelebileceğini düşünerek onu bir an yalnız bırakmıyorlar. Anjiyo yapılıyor ve kardiyak bir sorunu olmadığı söylendiğinde hasta bir türlü ikna olmuyor. Tavsiye üzerine gittiği son kardiyolojı profesörü yaşadığının panik atak olduğunu ve beni görmesi gerektiğini söylediğinde karara uyuyor. 5 kişilikmaiyeti ile karşımda oturan çaresiz, ürkek genç bir adam.

Yanındakileri odadan çıkardım ve yaşam öyküsünü anlatmasını istedim. Bana korkularını, yaşadığı zorlukları anlatmaya devam ederken ona nereli olduğunu sordum. Güneydoğu kökenli ve çok varlıklı bir aşiret mensubu. Büyük ölçekli çiftçilik dışında,kurduğu şirketle büyük alt yapı müteahhitliği yaptığını öğrendim. Liseyi bitirdikten sonra ailecek İstanbul’a göçmüşler.Erken yaşta girişken kişiliğini de yardımı ile ihaleler alıp işini büyütmüş. Gerçekten etkileyici bir zeka sahibi olduğu hemen belli oluyordu. Memleketinden bir başka aşiret mensubu bir kızla kısa süren flörtten sonra ailelerin rıza vermemelerine karşın evlenmişler. Çünkü bu iki büyük aşiret arasında geçmişten kalan bir kan davası varmış.Birkaç yıl sonra ikiz oğulları olmuş. Başlardaki mutluk zamanla azalır gibi olmuş ve bundan iki yıl önce bir finans kuruluşundaçalışanekonomist bir kadınla gönül ilişkileri başlamış. Bu ilişki zamanla, tutkulu bir aşka evrilmiş. Birlikte bir ev tutmuş, çevreye de nişanlı olduklarını yaymışlar. Karısı bu durumu geç fark etmiş. Önceleri büyük tepki gösterdiyse de, onun çapkınlığına boyun eğerek hastama karşı şefkatle yaklaşmış. Özellikle son aylarda kocasına karşı eski sevecen hali canlanmaya başlamış.Boşanmayı düşünürken karısını da aynı anda tekrar sevmeye başlamış ve bir çocukları daha dünyaya gelmiş. Sevgilisi kendisinden hiçbir şey beklemeden bu ikili duruma üç yıl kadar dayandıktan sonra, ilişkiyi bitirmek istediğini, kendisini hala deli gibi sevdiğini ama, evliliği devam ettiği sürece kendisi için bir gelecek görmediği ifade eder olmuş. Karısı ise epeydir kocasının sevgilisinden ayrıldığını sanıyor ve yuvasını bozmayan kocasına iyi davranıyormuş. Sevgilisinin taleplerini önceleri anlayışla karşılar iken son bir ay içersinde durum değişmeye yüz tutuyor. Ayrılmaya hazırlandığı sevgilisinin ailesi, kızlarının evlenmesi için baskı yapmakla kalmayıp zengin bir damat adayında karar kılıyorlar. Hastam sevgilisini gözden çıkarmışken, birlikte oldukları zaman damat adayından gelen telefonlara dayanamayıp büyük öfke krizlerine kapılmaya başlıyor. İlişkilerinin başından beri ilk defa sevgilisini dövüyor. Şiddete rağmenbirbirlerinden kopamıyorlar. Sevgilisinin görmediği damat dayı ile hatta başka bazı tanıdığı erkeklerle sevişirken görüyor büyük kabuslar içinde uyanmaya başlıyor. Sahte kalp krizleri detam bu sıralarda ortaya çıkıyor.

Kendisine şu öyküyü anlattım:

“İki eşe sahip olmak ne güzel” diye haykırmış kahvede nargile içen iki arkadaştan birisi. En süslü sözlerle, iki çiçeğin çok farklı kokacağını anlatmış ve bunu yaşamanın güzelliğini övmüş. Bu sözleri duyan arkadaşının gözleri büyümüş.”Arkadaşım her halde cennette. Niye ben de, onun gibi iki kadının balından tatmayayım” diye düşünmüş. İkinci bir kadınla evlenmiş. Düğün gecesinde onunla yatağı paylaşmak istediğinde kadın kızgın bir şekilde onu reddetmiş. “Uyumama izin ver. İlk karına git. Yedek teker olmak istemiyorum. Ya ben, ya o” demiş. Bunun üzerine adam teselli bulmak için diğer karısına gitmiş; Fakat yanına yatmakistediğinde kadın söylenmiş: “Hayır, benimle olamazsın. İkinci birisiyle evlendiysen ve ben sana yetmiyorsam, derhal ona geri dön.”

Adama evi terk etmek ve uyuyacak yer bulmak için yakındaki bir camiye gitmekten başka çare kalmamış. Camide dua ediyor pozisyonunda uyumaya çalışırken arkasında birisinin boğazını temizlediğini duymuş. Şaşırarak arkasına dönmüş. Yeni gelen kişi iki eşli olmanın ne kadar güzel olduğunu haykıran arkadaşından başkası değilmiş. Hayret içinde,” Niye buraya geldin” diye sormuş.

Adam “karılarım yanlarına yaklaşmama izin vermiyorlar. Bu durum haftalardır devam ediyor” diye cevap vermiş. Bu cevap üzerine yeni evlenen adam, “ O halde neden bana iki kadınla yaşamanın çok harika olduğunu söyledin?” demiş. Diğeri utanarak cevap vermiş:” Bu camide kendimi çok yalnız hissediyordum ve bir arkadaşım olsun istedim.”

Bu öyküye çok güldü. İlk defa rahatlamış görünüyordu. Geriye yaslanarak düşünmeye başladı.

“ Hocam hikayenin özünü tam anlayabildim mi bilmiyorum, ama bende yarattığı duygu şöyle bir şey, galiba işi fena uzattım. Şimdi sevgilimi arayıp ona rızamla ayrılabileceğini söyleyeceğim. Ama bu sıkıntılar, kabuslar, içimdeki yangı geçecek mi?”

Bu kararını çok takdir ettiğimi belirttikten sonra panik ataklara neden olan bu çatışmalı sürece kendi iradesi ile son vermesinin onu gerçekten rahatlatacağını, ama bu arada hızla toparlanmasına yardımcı olmak üzere anti panik bir ilaç da vereceğimi söyledim. Hiç beklemediğim bir anda ellerime sarılıp öptü. Ben de sarıldım ve yaşam krizinden çok şey öğrenerek daha da olgunlaşacağını ifade ederek sırtını sıvazladım.

İki hafta sonra tekrar geldi. Gerçekten panik ataklar azalmış, bu süre zarfında hiç hastaneye gitmemiş ve artık yalnız başına iş yerlerine gidebiliyormuş. Anlattığım öyküyü çok düşünmüştü. Serbest meslekte, genç yaşta başarılı olan daha kıdemli dostlarının, hemen hepsinin böyle aşk maceraları yaşadığına şahit oluyordu. Onlara imrendiğini ve kendisinde eksiklik hissettiğini, aslında karısını çok seviyor olmasına rağmen, son yıllarda gönül macerası arayışına girdiğini ve çevresinde kolaylıkla ulaşabildiği ilk genç ve güzel kadına “asıldığını” biraz mahçup bir eda ile anlattı. Ancak kendisini bir çapkın ve hovarda olarak görmediğini de altını çizerek dile getirdi. Camideki iki arkadaşın duygudaşlığı gibi, iş çevresinde kendisini ayrık ve tuhaf hissetmemek uğruna, hazır olmadığı ve ihtiyacının da olmadığı bir“aşk” arayışına girdiğiniiçtenlikle itiraf etti.

Sevgilisi ile son defa buluşarak vedalaşmak istemiş, ama kadın ondan korktuğunu ifade ederek randevuya gelmemiş. Hastam onu haklı bulduğunu, çünkü onu istemeden korkuttuğunu söyledi. Gururlu bir şekilde evi boşaltmak ve sevgilisini bırakmayı başarmak ve o kadının da takdirini kazanmak istediğini ama başaramadığını söyledi.

“Belki o treni kaçırdık ama evliliğimi tertemiz yürüteceğim, göreceksiniz.”

Şimdi sıra saygı duyduğu terapisti olan benden de bir “aferin” almak istediği çok belliydi.

“Aferin evlat.” Dedim ben de: “ Hikayedeki yalnızlıktan bunalan adamı unutma. Sakın sen de bu role soyunma. Gerçekler her zaman daha iyidir.”

15. TERAPİLERDEKİ PARADOKS VE HAYAL KIRIKLIĞI

Terapi, en basit tanımıyla başka birinin psikososyal sorunlarını, psikolojik araçlarla çözme girişimidir. Söz konusu araçlar, günlük dilde kullandığımız sözcüklerdir. Dertli, sıkıntılı bir insana el uzatmak ve destek olmak üzere terapist, sözcüklere başvurur. Terapistler dışında yakın dostlarımız da sözcüklerle bizlere yol gösterebilirler. Kurulan simgesel iletişimler ve duygusal etkileşimlerle karşımızdaki ıstıraplı insanın kafa karışıklığını giderebilir, çaresizlik duygusuna kapılmış olana bir yol gösterebiliriz. Hangi kültürde olursa olsun insanlar, başkalarına yardım amacıyla teselli, yol gösterme, nasihat ve tavsiye biçimindeki psikolojik araçları kullanırlar. Dostlarımız bir amatör terapist rolü yüklenebilirler. Ancak bu yardım ve destek ilişkisinde hayal kırıklığından söz edilmez. Olsa olsa dostunun önerisinin işe yaramadığı söylenir. Düş kırıklığının sonucu olan kızgınlık ve öfke nasihat ya da teselli veren kişiye yönelmez.

Terapistin de işlevi ve rolü bir bakıma dostlarımızın bize yardım etmek ve destek olmak üzere meşreplerine uygun olarak seçtikleri girişimlere çok benzer. Ancak terapide yaşanan hayal kırıklığı çok derin ve sarsıcı olabilmektedir.

Terapist, bir meslek mensubu olarak yetkili mercilerden onay almış, içinde yaşadığı toplumda meşru sağaltım otoritesi olarak kabul görmüş kişidir. İyileştirme aracı olarak etkileşimin ön planda olmasının önemli bir sonucu olarak mesleki başarısı, onun benimsediği kuram ve teknikten daha çok kişiliğine bağlıdır. Terapi olarak adlandırılan pratiğin, farklı kültürlerde benzer anlamlarda kullanıldığını biliyoruz. Terapistler, geleneksel kültürlerde başarılı olmuş şaman ve rahip gibi din adamlarının ayaklarını kaydırmış ve “iyileştirme sanatının” tahtına oturmuş beyaz önlüklü modern şamanlar olarak görülebilir. Büyücü şaman ya da şifacı din adamları da günümüzün terapistleri kadar iyi eğitim görmüş, seçkin kişilerdi. Ancak, şaman, şifacı özelliğini kendisinden değil, doğaüstü güçlerin insanlar üzerinde etkileri olduğuna dair paylaşılmış köklü inançtan almaktadır.

Şifa durumu, şifacının ve dertli insanın özel bir takım bilinç değişimlerine girebilmeleriyle bağlantılıdır. Büyücü tabip rolündeki şifacıların günümüzde de etkili oldukları pek çok kültür halen mevcuttur.

Bilimsel ve rasyonel yöntemlerle çalıştığını iddia eden modern terapistler de hastanın güvenini kazanmak için en az şamanlar kadar çaba sarf etmek durumundadırlar. Modern terapilerde de müdahaleler makul ve anlaşılır gerekçelere dayanmalı, tutarlı ve bütünlüklü olduğu kadar hayatın gerçeklerine uyumlu olmalıdır. Bu anlamıyla terapiler, Batı uygarlığı kökenli olup, taşıdıkları hayatları onarma iddiası ile Aydınlanma projesinin çocuklarıdırlar. Psikoterapiler,”şifacılar sınıfı”nın mensupları tarafından uygulanır. Bu kişiler, bağlı oldukları ekollerin tekniklerinde ustalaşmak için kendilerini sürekli yenilemek ve geliştirmek zorundadırlar. Geçimlerini, zaman ve enerjilerini ücret karşılığı takas ederek sağlarlar. Sonuç olarak terapistler, sürekli olarak, uzmanlığı gereği “duygusal açıdan sıkıntılı” insanlarla ilişki içindedir. Bu bakımdan da bir tür “ruhsal kirlenme” yaşamaya mahkumdurlar. Ücret karşılığı bu hizmeti veriyor olsalar da mesleki bıkkınlık ve hayal kırıklıkları yaşamaya karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Terapiye başvuranların yaşadıkları hayal kırıklıkların bir kısmı da işte bu bıkkınlık ve tükenmişlikten ileri gelir.

Türü ne olursa olsun terapilerin tümünde ortak olan bir sorun vardır. Terapistin görevi, yapılması gereken şeyi hastanın yapmasını sağlamaktır. Yapılması gereken de hastanın bir türlü yapamadığı şeylerdir. Bu da bir paradoks yaratır. Hasta üstesinden gelemediği sorununu terapistin halletmesi beklentisi ile gelir. Terapist de düzelmesi ya da daha iddialı bir deyişle iyileşmesi için, hastanın çoğunlukla kaçındığı şeyin üstüne gitmesini ister. Bu paradoks en çok da nevrotik korku ve saplantılarla çalışırken belirginleşir. Panfobik bir hasta, anlamsız ve mantıksız olduğunu bildiği halde elinde olmayan korkuları yüzünden yaşamının kısıtlandığını, gündelik hayat kalitesinin düştüğünü ve verimliliğinin azaldığını yana yakıla terapiste anlatır. Mümkünse ona acı çektirmeyecek, büyük zahmetlere katılmasına gerek olmayacak yöntemlerle, bu sorununun halledilmesini ister.

Tedavinin nasıl olacağına ilişkin görüşmenin yapıldığı, hastanın tedaviye aktif katılımının beklendiği, korkularıyla yüzleşmesi için korku nesnelerinin üstüne gitmesi gerektiği yolundaki açıklamaların yapılmasından sonra, ilk seanstan başlamak üzere terapi süresince üç tür nevrotik tutumla karşı karşıya geliriz.

1.Gruptakiler:” Hayatımda onca tatsızlık ve doyumsuzluk varken, üstelik dünyanın beni anlamadığı apaçık ortadayken, korkularımın üstüne gitmek ve kaçındığım acı ile yüzleşmek gerektiği de nereden çıkıyor?” diye düşünen ve yanlış bir terapiste geldiğine kanaat getiren hastalardır. Hayal kırıklığını erkenden yaşayan bu tür hastalar ilk adımda içine düştüğü hayal kırıklığı ile başka teknik ve yöntemleri olan doktorlar aramaya koyulurlar. Bu gruptaki hastaların, terapistlerini, kadiri mutlak bir güç olarak görme eğilimi vardır. Oysa “karşısında duran kişi öyle sandığı gibi ya da ona anlatıldığı gibi işinin ehli bir profesyonel değildir.” Şifayı hipnoz yaparak ya da sihirli bir ilaç vererek sağlayacak başka bir terapist arama planı, bu aşamada yapılır.

İkinci gruptakiler ise peşini bırakmayan sorunların(korku ve takıntılar vb) kısmen de olsa kendilerinden kaynaklandığına ilişkin belli belirsiz bir kavrayışa sahiptirler. Korkularıyla yüzleşme cesaretine daha önce sahip olamadıklarına ama “evvel Allah bu ünlü terapistin yardımı sayesinde bu kez bunu başaracaklarına” dair inançlarını ilk seansta terapiste bildirirler. Akıllarınca terapistlerini cesaretlendirirler. Bu kez azimli olduklarını, morallerinin hiç olmadığı kadar yüksek olduğuna terapisti inandırmaya çalışırlar. Oysa cesaretlendirilecek olan hastanın bizzat kendisidir. Terapist de zaten ilk görüşmeden itibaren bunu yapmaya çalışıyordur. Bu tür hastalar, birkaç görüşmeden sonra kendilerini daha iyi hissettiklerini bildiriler fakat asıl mesele olan korkularının, hala devam etmekte olduğunu da eklemekten geri durmazlar. Bunlar “iyi ve başarılı hasta” rolünü hemen üstlenen ve terapide “balayı dönemi” diye bilinen geçici subjektif iyilik haline girmeye yatkın kişilerdir. Terapistin anlayışlı ve yargılamayan tutumu, kısa bir süre de olsa o kadar iyi gelmiştir ki, bu durumun bozulmasını istemezler. Kısacası asıl sorunlarını geçici ve aldatıcı bir iyilik duygusu veren acısız ve zahmetsiz bir alana kaydırırlar. Ancak balayı uzun sürmez. Korkular tam gaz yoldadır. Artık bu “cicim ayı” bitmek üzeredir. Düş kırıklığı kaçınılmazdır. Bu noktadan sonra iki seçenek vardır. Terapisti terk etmek, bir başkasını eskiden olduğu gibi aramaya başlamak yollardan birisidir. Bu gruba giren hastalardan bir kısmı, nevrotik patolojinin kısmen daha hafif olduğu ya da terapistle daha eşitlikçi ilişkiye yatkın olanlar, terapistin performansından hoşnut olmadıklarını ifade edebilecek medeni cesarete sahip olanlardır. Klasik psikanalitik literatürde hastanın terapiste karşı hissettiği bu negatif duygu ve tutumlar, “negatif transferans” olarak adlandırılır. Hastasının kendisine yönelik olumsuz duygularından ve düşüncelerinden, narsisitik yaralanma ve incinme yaşamayacak kadar deneyimli ve olgun terapist, hastanın bu olumsuz tutum ve duygularını ele alıp işlemelidir. Terapist şanslı ise, hasta terapinin içinde bu tür yaşantıların doğal olacağını kavrar ve daha gerçekçi beklentilerle ve daha aktif bir işbirliği ile yola devam eder. Deneyimsiz ve başarılı olma hırsı yüksek olan terapist, hastanın kendisine yönelik olumsuz izlenim ve duygularını bir husumet(hostilite) olarak algılar ve tedavi kesilir. Bir başka olasılık da hastanın, terapistin negatif transferansı ustaca ele alma girişimini kavramaması durumudur. Bu koşullar altında sonuç yine hüsrandır ve hasta tedaviyi bırakır.

Üçüncü grup hastalar, tedavinin içerdiği yapısal paradoksun anlamını kavrayacak ve korkularıyla baş etmesi için belirli bir dozda acı ve zahmete katlanması gerektiğini görebilecek kadar iç görü sahibi nevrotiklerdir. Bu gruba giren hastaların bir bölümü, tedaviyi terk etmesine yol açan bir düş kırıklığı yaşamadan önce, ağır bir terapi çalışmasının sadece sıkıntı verici bir şey olmadığını keşfedenlerdir. Terapisti, omnipotent olarak görmeyen ama güvenilir ve inandırıcı bir profesyonel olarak algılayan bu tür hastalar, yaşadıkları korku ve saplantıların, aslında kökleri daha derinde olan, daha genel ve karmaşık bir bozukluğun belirtileri olduklarını ilk bir iki görüşmede kavrayan kişilerdir. Gerçi artık önündeki iş, bir bakıma daha büyük görünse ve başlangıçta düşündüğünden daha uzun zaman alacak olsa da, bütün bunlar anlamlı ve yararlı olacaktır diye düşünür. Tedavi işbirliği sırasında epeyce acı ve ıstırap çekeceği aşikardır. Bir trafik kazası geçiren profesyonel bir sürücüye meslektaşlarının verdikleri “ aman arayı soğutma hemen, şimdi direksiyonun başına geç” türündeki altın öğüdün içerdiği hikmeti anlamıştır. Her ne kadar terapist, hastayı, onun kaçınmak istediği şeye yöneltip dursa da , genellikle hastaya karşı hastanın kendisine ve yakınlarının ona karşı olduklarından daha anlayışlı ve yumuşak davranmaktadır. Öyle ya aile büyükleri ve dostlarından gördükleri; “ ne var bunda korkacak, çekinecek”, “hadi toparlan”,” aklını başına devşir, iradeni kullan” “şımarıklığın ne alemi var, üstüne git ve yen” gibi küçümseyici ve yargılayıcı tutumlar, şükür terapistinde bulunmamaktadır. Aksine terapist, korkularının haklı, anlaşılır ve geçerli nedenleri olduğunu söylemektedir. Ayrıca bu terapist, sadece korktuğu şeylerle ilgilenmiyor, üstüne üstlük kaçındığı, sakındığı şeylerin anlamı üzerinde ısrarla duruyor. Sahi bu anlamsız, saçma korkuların ve takıntıların anlamları ne ola ki? Diye düşünmektedir. Ben de merak etmeye başladım der. Bu tür hastaların konumu, ünlü sufi Şibli’nin şu metaforuna çok uygun düşer. “su içmekten korkan köpeğin susuzluk canına tak edipte göletteki yansıması pahasına suya dalınca hayalet kaybolur.”

Nevrotiklerin durumu (değişme motivasyonu) da buna benzer. Korkularının artacağı ve daha çok acı çekeceğini sanan fobik kişi, terapiye girdikten (suya atladıktan) sonra korkuları hafifler.

İşte bu noktadan sonra hasta, kendi iç dünyasının derinliklerine inmeye başladıkça keşfettiği ruhsal deneyimleri daha iyi ifade etmeye başlar . Bu da bir rahatlamanın ötesinde korkularının üstüne gitme cesaretini de arttırır.

Terapi sürecinin yapısında bulunan paradoks kimi durumda yukarda anlatmaya çalıştığım gibi bir hayal kırıklığı yaşanmasına neden olabilir. Nevroz yapısına içkin olan paradoksun yarattığı engeller dışında, terapistin kişiliği ve terapi yaklaşımından bağımsız bazı çevresel faktörler de düş kırıklılarına yol açabilir.

HAYATIN GİYSİLİ PROVASI OLARAK TERAPİ”

Yalom’un çok veciz bir biçimde tanımladığı gibi terapi, hayatın tam olarak kendisi değilse de giysili bir provasıdır. Başka bir deyişle, psikoterapi yakın ilişki gerektirse de ilişki amaç değil, amaca giden araçtır. Terapi ilişkisinde yaşanan yakınlık, pek çok amaca hizmet eder. Terapi, danışanların kendilerini açıkça ifade edebilmeleri için güvenli bir ortam sağlar. Ek olarak danışanlara yapılan örseleyici, sarsıcı yorum ve yüzleştirmelerden sonra anlaşılma ve kabul edilmenin mümkün olduğunu yaşama olanağını verir. Sosyal ilişkilerde çekingen, ürkek danışanların bu alanda bazı beceriler kazanmasına katkıda bulunur. Yakın ilişkinin sandıkları kadar ürkütücü olmayabileceğini yaşayarak öğrenirler. Bununla birlikte terapistle kurdukları sıcak, içten bir yakınlığı başarabildiklerine göre dışarıda da bunu başarabileceklerine dair bir güven kazanırlar. Kişiliklerinin derin ve karanlık yönlerini aydınlattıkça yaşam kalitelerinin ve insan ilişkilerinin daha uygun ve başarılı olduğunu görmeleri mümkün olur. Terapiden öğrendikleri ve kazandıkları ego becerileri ile hayata katılma cesaretleri de artar.