Ana Sayfa

USTACA YAŞAMAK VE OTANTİK VAROLUŞ

‘Ustaca yaşamak’ deyimi bağrında bir paradoks taşımaktadır. Yaşam konusunda ustalık, başka bir deyişle hayata hakkınca katılmak bir bakıma hayata karşı acemi bir çırak duruşunu gerektirmektedir. Hayat, acemiliklere, her dem yeniliklere, yaratıcılıklara olduğu kadar kaçınılmaz acılara açık ve hazır durumdadır. Mesleğinin “ustası” bir insan, hayat karşısında “çırak” kalabilir. Paradoks, işte tam da bu noktada gizlidir.

Bireysel özgüllüklerini yaşam deneyimlerine vura vura sınamak, adım adım ter dökerek gelişmek ve olgunlaşmak yerine, başkalarından ödünç alınmış anlam haritalarına, otoritelerin ahlak kodeksine, siyasi liderlerin rehberliğine sığınarak güvenlikli gelecek arayanlar gerçek bir yaşam ustası olamazlar.

Bize bir kez olmak üzere armağan edilmiş hayatı sahici bir sanatçı duyarlılığı ile karşılamak, dinamik bir yaratıcılık arzusu ile kendisini gerçekleştirmek, gücü yettiği kadar çevresini “hak ve özgürlükler” yolunda geliştirmek için çaba göstermek, yaşam ustalarının anlam dünyasını oluşturur.

Karşılaştığımız sorunlarla etkili bir biçimde baş etme, hayatta kalma açısından bizleri başarılı kılabilir ama “yaşam ustalığı”nı garantilemez. Büyük usta Sokrates’in diliyle söylemek istersek “sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez”. Ustalıktan beklenen, acısız-sıkıntısız, özürsüz- eksiksiz yaşamak ve her dem ‘mutlu’ olmak değildir. Tersine, yaşantılarını ve ilişkilerini olduğu kadar özbenliğini (self) sürekli olarak açık yüreklilikle ve içtenlikle sorgulamaya tabi tutmanın gerginliğini yaşamaya istekli olmaktır.

Ustalar, kişisel hayatları ile bitmez tükenmez bir hesaplaşma içinde yaşarlarken bunu, başka hayatları hesaba katarak yaparlar. Ötekinin acısına duyarlıdırlar. Merhamet duygusu gelişmiş, değerlerini paylaşmaya açık, eşduyum (empati) yetileri gelişkin ve tolerans sınırları bir hayli geniştir. Ünlü Romalı filozof Terentius’un ifade ettiği gibi: “ Ben bir insanım, insana dair ne varsa bana yabancı değildir”ilkesine bağlı bir insancıllıkları vardır.

Kendi yaşamlarını başka “ustaların” eleştirilerine açık tutan yaşam çırağı ustalar, ötekilerle “insan onurunun “ korunması uğruna ortak değerlerde buluşmaya hazırdırlar.

Hayatın eşsiz “nimetlerinden” insanca yararlanmaktan vaz geçmeden başka gönüllerde çoğalmak, yetenek gerektiren bir iştir. Her ne kadar ustalık, konu hayat da olsa bir birikim, özel bir beceri hatta daha ileri gidersek marifet ve basiret gerektiriyorsa da hayat konusunda ustalaşmak her zaman “yaşlı” olmayı gerektirmez. Kadim uygarlıkların yeşerdiği coğrafyalarda (bir bakıma Anadolu’da buna dahil) efsanelere ve menkıbelere konu olmuş ulu erenlerin ve azizlerin hayatlarından yaşam ustalığı bağlamında öğrenecek çok şey bulabiliriz.

Anadolu’da yeşerip gelişmiş ortodoks ya da heterdoks sufilerin olgun ve yetkin insan (insan-ı kamil) olmayı hedefleyen öğretileri bizlere rehber olabilir. Hayat ustalarının ille de gerçek anlamda mistik olmaları tabi ki şart değildir. Ancak Varlık konusunda duyarsız bir yaşam ustasını tahayyül etmekte zorlandığımı da itiraf etmeliyim. Ustalık, dünyadan el etek çekmek anlamında bir zühd meselesi değildir. Ancak ne pahasına olursa olsun acıdan kaçınmak ve bedeli neye mal olursa olsun haz peşinde koşmak bir insan için temel yaşam ilkesi ise, buradan yaşam ustalığı da üretilemez. Anlam tedavisi olarak tercüme edebileceğimiz “logoterapi”nin kurucusu Victor Frankl, Nazi toplama kamplarında tüm yakınlarının ölümüne tanık olacak şekilde yıllarca eziyet ve işkenceye katlanırken, geliştirdiği “terapi”nin ana fikrini oluşturan “acıya katlanma ancak hayatınızda güçlü bir anlam ve amaç varsa mümkündür” ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir yaşam ustasıdır.

Yaşam ustalarının kendi bedenlerini, duygularını ve düşüncelerini olduğu kadar öteki insanlarla paylaştıkları ortak dünyayı ve aşkın varlıklarla ilgili kutsallıkları içsel bir tutarlılık ve bütünsellik içinde kavradıkları kolayca görülebilir. Bu nedenle ustalar, muazzam bir iç barışı ve alabildiğine geniş bir hoşgörü içinde yaşarlarken, sahip oldukları hikmetin sanki hiç farkında değillermiş gibi olağanüstü bir sadelik içinde yaşarlar.

Bu tespitlerimizden hareketle yaşam ustalığına yalnızca tarihte yaşayıp yaşamadıkları bile kesin olarak bilinmeyen bazı mistiklerin erişebildiklerini sanmak büyük yanılgı olur. Kuşkusuz her toplumun değişik tarihsel dönemlerde kendilerince ulu ve kutsal saydıkları “aziz”leri olmuştur. Modern çağlarda böylesi bir mistik ululuk derecesine erişmek pek mümkün ve gerekli görülmese de, yaşam konusunda ustalaşmak sanırım çağımızın mutsuz, bezgin ve anlam yoksunu milyonlarca insan için yine de denemeye değer.

VAROLUŞUN ANLAMI VE OTANTİSİTE

İnsanoğlunun ve kızının varoluş sorununa ilgisinin kökleri yüzyıllar öncesine dayanır. Ölümün yaşayan tüm canlılar için kaçınılmaz bir gerçek olduğunun fark edilmesiyle bu ilgi değişik biçimlerde ortaya çıkmıştır.

Uygarlık tarihinde iz bırakmış, çığır açmış ne kadar değerli düşünür ve sanatçı varsa, hemen hepsinin varoluş sorununu kişisel meşreplerine uygun bir biçimde ele alıp işlediklerini görebiliriz. 19.yüzyılda varlık ve varoluş konuları ile ilgili tartışmalar artık akademik çevrelerin de ilgisini çekmeye başlamış ve bu sayede değişik yönelimleri olan ancak ortak konusu varoluşun değeri ve anlamı üzerinde odaklanan felsefi okullar “Varoluşçu” olarak adlandırılmıştır. İnsan ruhsallığı ile ilgilenen psikoloji ve psikoterapi otoritelerinin önemli bir kesimi de varoluşçu düşünürlerden etkilenerek kendi özel varoluşçu terapi ve varoluşçu psikoloji okullarını kurmuşlardır.

Varoluşçular, yaşama karşı en uygun cevabın ve onunla tutarlı olan bir tutumun adına “otantisite” derler. Otantik bir varoluş, doğaya, ötekilere ve kendisine açık bir yaşam tarzını ima eder. Otantik bireyler, tüm bu ilişki düzeylerine açık olmaları nedeniyle, kendilerinden herhangi bir şey gizlemeden yaşamın önlerine serdiği seçenekleri, nevrotikler ve ortalama insanlara göre çok daha iyi değerlendirirler : Seçimlerini ciddi bir sorgulamadan geçirdikten sonra yürürlüğe koyarlar. Otantik bir varoluş, göstermek istemediğim yönlerim açığa çıkar kaygısı gütmeden insan ilişkilerinde daha fazla kendiliğindenlik (spontaneite) ve özgürlük alanı içinde hareket etmek demektir.

Otantik ilişkilerde insanlar, birbirleriyle gerçekten bizzat kişiler neyseler “ o” oldukları için ilgilenmektedirler ve bu ilişkilerde işitilmek istenene değil de hakikat olanın söylenmesine ağırlık verdikleri için, ortaya çıkan güven de gerçek bir güven olacaktır.

HAYATIN ANLAMI

Bu soruyu hayatının hiç değilse bir döneminde kendine sormamış bir insan bulmak mümkün değildir. Mutlak doğru cevabı şu ya da bu yolla bulmuş olabileceğine inandığımız ünlü bilgin, filozof, sanatçı ya da politikacıların söz ve eylemlerine ya da yaşam öykülerine bakarak bulmaya çalışırız. Kimileri de bu kadar zahmetli ve ciddi entelektüel birikim ve kavrayış gerektiren bir çabayı göze alamaz, çevresindeki etkin ‘otorite’ konumunda bulunan yakınlarından etkilenerek karineden kişisel bir “klişe formül” üretir.

Doğası gereği öznel ve kişisel bir konu olan hayat denen sürecin anlamı da kişiye bağlı olmak zorundadır. Hayatın anlamı nedir diye sormak yerine, “Benim hayatımın amacı ne olmalı?” ya da “ Benim için hayatın anlamı nedir?” diye sormak daha doğru olacaktır. Soyut ve genel bir tartışma düzleminden çıkıp soruyu somut ve özel bir bağlamda ele almak ve kişiselleştirmek, arayacağımız cevaplara ulaşabilmek açısından daha elverişli bir tutum olacaktır. Bu sayede her birimiz ancak kendi ruhsallığımız için değerli ve anlamlı olan temel konulara öncelik verebiliriz.

Varoluşçu filozofların eserlerinde ve varoluşçu terapi metinlerinde dolaşmak bizi bilgili (malumat anlamında) kılabilir ama bize hayatın gizli anlamını veremez. Bu kaynaklar ve çevremizdeki ‘bilge’ insanlar ki günümüzde fazla oldukları söylenemez, olsa olsa bize rehberlik edebilirler. Onların rehberliğinde bireysel ve içsel anlam dünyamızdan kendimize özgü cevaplar demetini bulup çıkarmak bize düşer.

Yaşam ustaları işte bu konu açısından gerçekten de çok yararlı olabilirler. Ustaların yapıp etmelerinden ve eserlerinden yola çıkarak alternatif yaşam perspektiflerinin farkına varabiliriz. Bununla birlikte kişisel hayatımızın anlamını sadece kendimiz yaratabiliriz ya da bulabiliriz.

Öz benliğimizin (self) bilincimize kapalı katmanlarını aydınlatmak, ruhsallığımızı derinden etkileyen bilinçdışı arzu ve eğilimlerimizi keşfetmek ve sahip olduğumuza inandığımız yaşam potansiyellerimizi gerçekleştirmeye çalışırken hayatımıza anlam katabiliriz.

Kim olduğumuzu, nereden gelip nereye doğru gitmekte olduğumuzu keşfetme tutkusunun bizzat kendisi yaşamımızın en sağlam anlam çerçevesi olabilir pekala.

Anlam arayışımız hemen her zaman zordur ve acılarla doludur. Cesaret ister. Kadim bilgelerin buyurduğu gibi “kendini bilmek” sadece arzu ve niyetle gerçekleşmez. Başka birine bakar gibi kendine nesnel bir gözle bakabilmek, anlam arayışımızın ilk adımıdır.

Kişisel acılarımızla baş etmek üzere geliştirdiğimiz ego savunmalarımızı, özsaygımızı sözde besleyen başarılarımızı, hayata tutunmamıza destek olan gelecek hayallerimizi, düşük engellenme eşiğimizi, yüklü narsisistik emellerimizi, ne idiğü belirsiz ve başkalarından ödünç alınmış ‘mutluluk’ reçetelerimizi, bencilce tutkularımızı gerçekten tanır ve onları olabildiğince terk edebilirsek, hayatın anlamı ve değeri de kendiliğinden açığa çıkacaktır.

Bilinmeyen ama varlığı sezilen coğrafyaları keşfetmek nasıl cesaret, kararlılık ve güçlü bir ego direnci gerektiriyorsa, hayatımıza vereceğimiz anlamı keşfetme serüveni de aynı kişilik değerlerini gerektirir.

Yaşamına anlam verebilmiş gerçek bilgelerin buldukları ya da inşa ettikleri anlam dünyasını bir başkasına aktarma konusunda gönülsüz hatta ‘beceriksiz ‘ olduklarını anlamak sanıyorum ancak tartıştığımız bu bağlamda mümkündür.

Öyle ya benim kendimle ve evrenle uyumlu bir birlik içinde olmamı sağlayan ‘temel anlamı’ hiçbir zahmete katlanmayan bir başkasına nasıl aktarabilirim? Ayrıca bunu yapmaya ne kadar hakkım var?

Yaşamına anlam katmış, hayatının amaç ve hedeflerini belirlemiş kişilerde görmeye alışık olduğumuz “Şimdi ve Burada” tarzında yaşamak ilkesini, gözünü geleceğe dikmiş, bugünü gelecek tasarımları uğruna bozuk para gibi harcayan ya da geçmişte kalması gereken takıntılara saplanıp kalmış kişilerin hayatlarında göremeyiz. Onların,bugüne ve yaşanan ana odaklanmaları mümkün değildir.

Freud’un altını çizerek vurguladığı gibi hayatın anlamı “ sevmek, çalışmak ve gülmek” olabilir mi? Bence, bu hasletlere ek olarak yaşam paradoksları ile baş etmeye çalışmak da eklenmelidir.

USTACA YAŞAMIN ANAHTARI OLARAK ÖZ SEVGİ VE ÖZ SAYGI

Kendisini sevmek ve saymak sağlıklı bir ruhsallığın temel göstergeleridir. Çağımızda var olan ‘modern eğitim’ kurumları öz saygı ve öz sevgi üzerinde önemle durmaktadır ama öte yandan baskıcı ve ezberci uygulamaları ile çocuklarda ve gençlerde bu duyguların gelişmesine ciddi olarak engel olmaktadırlar. Eğer kişi şans eseri erken çocukluk dönemlerinde sağlıklı bir aile ortamında büyümüş ise okul çağına gelene kadar kişiliğin temel taşlarını öz saygı ve öz değerlilik bakımından döşemiş olabilir. Öz güven, özerklik ve girişim ruhunun yaşamın ilk altı yılı içinde kurulduğunu başta Erikson olmak üzere tüm psikolojik gelişim kuramcıları açık olarak kanıtlamışlardır.

Kendini sevmek ya da başka bir deyişle kendisine muhabbet duymak bizlere öğretilenlerin tersini izlemekle sağlanabilir. Benlik değerimizi sahip olduklarımıza ve bize ne kadar değer verildiğine bakarak anlamak üzere eğitiliyoruz. İç dünyamızdan çok dış dünyaya odaklanarak benlik değerimizi ölçmeye koşullandırılıyoruz.

Kendini sevmenin ve saymanın temel koşulu, başkalarının bizi sayması ve sevmesidir. Bu durumda benlik saygımız dışa bağımlıdır. Dış gerçeklik ise denetimimizin büyük ölçüde dışındadır. Kendimize muhabbet beslemek için iyi bir iş ve meslek sahibi olmak, yeterince para kazanmak, başkalarının gözünde saygın olmak zorundayız diye düşünülmektedir. Kısacası başarı benlik saygımız için gerekli ama yeterli değildir.

Öz saygı kendimize öncelik tanımak ve benlik ihtiyaçlarımıza ilgi göstermekle sağlanabilir. Başkalarının ihtiyaçlarına ne kadar duyarlı oluyorsak en azından kendimize karşı da aynı duyarlılığı göstermek, öz saygı kazanmak için gereklidir. Çok sevdiğimiz bir dostla muhabbet etmenin lezzeti nasılsa kendimizle sohbetten benzer tadı almak da o kadar önemlidir.

Sevdiğimizi hoşnut etmek için katlanmayacağımız özveri yoktur. Kendimizi mutlu etmek için nasıl da cimri davranırız anlamak mümkün değildir.

Önem verdiğimiz kişilerin gözünde değerli olabilmek için başvurmadığımız yol yoktur. Göze girmek, onaylanmak, beğenilmek uğruna ne çilelere katlanırız, kendi gözümüzde ne olduğumuzu unuturcasına.

Dış kaynaklara dayanan benlik saygısı geçici olmaya mahkumdur. Değerlilik duygumuzu besleyen dış odaklar yitirildiğinde ya da öz saygı besinleri tükendiğinde, kısaca kendimizle baş başa kaldığımızda karalar bağlar, hüzün ve keder ruhumuzu daraltır.

Denetleyemediğimiz dış kaynaklara dayandırılan öz saygı, en küçük düş kırıklığında düşmeye başlar ve hayattan soğuma ile çevreye küskünlük ardından çıkagelir.

Benlik saygılarını ayakta tutabilmek adına hiç kimseye ‘hayır’ demekten kaçınanların nasıl kolayca tükendiklerini ve içine düştükleri çökkünlükten başkalarını suçladıklarını iyi biliriz.

Birçok şeyin kötü gittiği zor günlerde, baskıların ve yoksunlukların zirve yaptığı koşullarda, değer verdiğimiz şeyleri koruyabiliyor ve yaşama bağlanmaktan caymıyorsak, bunu sahici bir öz saygı ve öz değerlilik duygularımız sayesine başarabiliriz.

Kendisine öz saygısı olan ebeveynler ancak çocuklarında öz saygının yeşermesini sağlayabilirler. Modern yaşamın hızlı temposu içinde bin bir güçlükle boğuşan, yeterli ebeveynlik yapmakta olup olmadıklarından sürekli kuşku duyan ana babalardan, şefkatsiz ve merhametsiz bakıcılarımızdan, yaptığı işi angarya gibi gören öğretmenlerimizden, dayanışma yerine acımasız rekabete giren arkadaşlarımızdan nasıl olur da hala öz saygı ve öz değerlilik duyguları devşirebiliriz?

Başarı, denetim ve gücün kutsandığı, bireyciliğin alabildiğine beslendiği günümüz ‘modern’ toplumlarında insanın kendisiyle barışık olması neredeyse bir mucize olarak kabul edilmelidir.

Başkalarının hakkımızda ne düşündüğü ile bu kadar meşgulken nasıl olur da içimizden gelen sesleri dinleyebiliriz? Başkalarını memnun etmek ön planda olduğunda kendimizi hoşnut tutmak nasıl sağlanabilir? Başkalarını sevmenin onların ihtiyaçlarını karşılamak demek olduğunu görüp işitiyorsak, kendi benlik ihtiyaçlarımızı nasıl algılayabiliriz?

Kendini önemsemek, kendini ciddiye almak, kendini sevmek egoizm ve narsisizm olarak adlandırılırken, bu tür ‘sapkın’ eğilimler içinde olmayı nasıl kabul edebiliriz? “Kendini seven hiç kimse tarafından sevilmez” türünden sözde veciz sözler duyarken, kendimizi nasıl sevebiliriz? “Başkalarını kendinden daha fazla sevmelisin ki sevilebilesin” gibi açıkça iki yüzlülük içeren önerilere ne kadar itibar etmeliyiz? Ola ki özen ve ilgi gösterdiğimiz ‘öteki’ bize beklediğimiz sevgiyi sunmadığında kendimizi haksızlığa uğramış gibi hissetmekten nasıl alıkoyabiliriz? Sürekli kendisine haksızlık yapıldığı ya da kullanıldığı inancında olan kişi ile kim gerçek bir dostluk kurabilir?

Başkaları bizi sevmek zorunda değil eğer biz kendimizi sevmiyorsak. Öz sevgi ve öz değerlilik ihtiyaçlarımızı ötekiler karşılamak zorunda değillerdir. Kimsenin omuzlarına bu yükü bindirmeye hakkımız yoktur. Kendimizden başka hiç kimse bizi istediğimiz şekilde sevemez ve değerli bulamaz. Bizim kendimiz için yapabileceklerimizi bizim aklımıza kimse düşüremez.

Kendimizi sevmek kişisel potansiyellerimizi ve kusurlarımızı, yetersizliklerimizi doğru tanımakla mümkündür. Kendimi tanımak, bedensel ve ruhsal güçlerimizi kavramak üzere kendi benliğimiz üzerine odaklanmak demektir ki bu da kesinlikle ben merkezcil ve bencil olmak demek değildir.

KENDİNİ TANIMAK VE GEÇMİŞLE BARIŞMAK

Geçmiş deneyim ve yaşantıların, özellikle de çocukluk çağında yaşananların kişilik gelişimi üzerindeki etkileri pedagoji ve gelişim psikolojisi alanında yapılan araştırmalarla desteklenmiş bir gerçektir. Kişilik gelişiminde başta aile olmak üzere yakın çevrenin benimsediği ve uyguladığı ‘çocuk yetiştirme tarzları’ kadar genetik ve biyolojik etkenlerin de önemli olduğu bilinmektedir.

Kişilik yapısını oluşturan etkenlerin belirleyici ağırlığı konusunda birbirlerine rakip gibi duran psikanalititk ve biyolojik kuramların ortaklaşa benimsedikleri gerçek, geçmişimizin bugünkü duygulanım, düşünce kalıpları ve tutumlarımız üzerinde kısaca kişiliğimizin dışa vuran tepkilerinde belirleyici bir etkisinin olduğu görüşüdür. Tartışma daha çok bu belirlenim ilişkisinin ne ölçüde olduğuna dair vurgudan kaynaklanmaktadır.

Çocuk gelişim kuramlarının güvenilir ve geçerli verilerine dayanarak, başta ana baba kaybı olmak üzere erken çocuklukta yaşanan travmaların neredeyse kalıcı kişilik bozukluklarına yol açtıklarını söyleyebiliriz. Sonradan ‘kötü’ olarak adlandırılan çocukluk çağına ait baskı ve yoksunlukların, sağlıklı benlik gelişimini çarpıttığı bilinen bir olgudur. Ancak hiç kimsenin neredeyse ‘kusursuz’ denebilecek bir çocukluk geçirme şansına sahip olmadığı da açık bir gerçektir. İnsanların büyük çoğunluğunun değişik tür ve yoğunlukta sorunları olan bir aileye, akrabalara ve geniş bir sosyal çevreye mensup olduğunu kabul etmeliyiz.

Kişiliğimizde bizi rahatsız eden yönlerimiz ve özelliklerimiz için ‘geçmişi’ sorumlu tutmayı yeğlemek yaygın bir tutumdur. Ancak olumlu niteliklerimiz ve becerilerimiz de köklerini geçmişten almaktadırlar. Nedense bu nokta aklıda tutulmaz. Bu durumu açıklamak çok da zor değildir. Olumlu tutum ve davranışlarımızın ödülü kendimize, olumsuz olanlarının sorumluluğunu başkalarına ya da geçmişe yüklemek, bir benlik savunması olarak anlaşılabilir ama kişinin ruhsal sağlığını da bozar.

İster bireysel yaşamda ister toplumsal alanda beni ve bizleri bir noktaya taşıyan geçmişimiz olduğuna ve ne kadar uğraşırsak uğraşalım yaşanmışlığı değiştiremeyeceğimize göre geçmişimizle olabildiğince gerçekçi bir şekilde yüzleşmek ve daha sonra da barışmak zorundayız. Geçmişi değiştirmenin olanaksızlığı açık seçik ortada olduğu halde yine de geçmişimizle uğraşmak bitmez-tükenmez bir kavgadır genellikle. Kimi insanda takıntı haline gelen “neden başka bir geçmişe sahip olmadığını” sorgulamak, kimilerinde ise başkalarının geçmişine özenerek ve öykünerek yaşamak başka bir tür saplantı durumudur.

Yukarda tanımlanan takıntılı ve saplantılı insanlara ‘keşke’ ile malül kişiler adını verebiliriz. Kurdukları cümlelerin çoğu pişmanlık ve suçluluk ifade eden meşum ‘keşke’lerle başlar. Başka bir türlüsü de ‘eğer’ ile başlayan cümlelerle kısıtlanmıştır. Var olan durum ve koşullardan hoşnutsuzluğunu ‘eğer şöyle ya da böyle olsaydı’ diye dile getirirlerken, çevresindeki insanlara nasıl taşınmaz bir yük bindirdiklerini göremezler.

Geçmişini kendilerine düşman ilan eden bu insanlar, yaşam enerjilerini anlamsız ve yararsız bir yolda tükettiklerinin farkına varmazlar. Bu tutumları ile yüzleştirildiklerinde bu kez size düşman olurlar. Bu kişiler ‘şimdi ve burada’ ilkesi uyarınca kendilerini gerçekleştirmede beceriksizdirler.

Bugün yaşadıkları mutsuzluğun sorumluluğunu üstelenmek istemezler. Eğrisi doğrusu bu benim geçmişim ve iyi kötü şu an ben yaşamaktayım. Bu yaşamdan ben sorumluyum. İşte bu anlayış, geçmişle barışmak yönünde atılacak ilk adımdır ve olgunlaşmanın da ilk koşuludur. Geçmişi didiklemeyi, geçmişten hep şikayet etmeyi bırakmanın en iyi yolu, geçmişimizde yaşanmış tüm olayların sorumluluğunu onurumuzla üstlenmektir. Geçmişimize ilişkin nefret, pişmanlık, utanç ve suçluluk ya da tam tersi geçmişi inkar etmek, bugünkü hayatımıza hiçbir katkı sağlamayacaktır. Geçmişi yeterince ‘iyi’ değerlendirmemiş olabiliriz. Kaçırdığımız çok önemli fırsatlar olmuş olabilir. Bunları açık yüreklilikle kendimize itiraf etmek ve bugün sahip olduğumuz birçok olumlu yaşam olanaklarının da geçmişimizle ilişkili olduğunu kabul etmek daha akıllıca bir tutum olacaktır.

Geçmişimiz ne kadar tatsız, sevimsiz hatta kötü şeylerle dolu olursa olsun unutmamak gerekir ki olumlu yaşantılarla yüklü bir hayli ‘iyi’ günlerimiz de olmuştur.

Bugüne gelmemiz başlı başına bir yaşam başarısıdır. Bu başarının öznesi olarak evvel emirde kendimizi kutlamak ve ödüllendirmek zorundayız. Bugün ne kadar sıkıntılı ve dertli de olsak geçmişte sayısız yaşam krizi ile baş ettiğimizi, bunun için geçmişimize şükran borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.

Bugünü daha bilinçli ve anlamlı yaşamak için geçmişe zaman zaman göz atmak akıllıca bir iştir ama orada takılı kalmamak koşuluyla.

Geçmişimiz bize ne istiyorsak onu verir. Biz bu bilinçli tutum içinde olmazsak kendisini karşı konulmaz bir güç gibi dayatır. Geçmişiyle muhabbeti olan, geçmişinden yararlanmayı bilendir. Geçmişi ile barışık olanlar bugünü düzgün yaşamak ve geleceği iyi planlamak konusunda olağanüstü şanslı olanlardır.

Geçmişimiz belirli anlam katmanları olan bir düzenlilik içinde karşımıza her zaman çıkmaz. Geçmiş deyim yerindeyse Çıfıt çarşısı gibi iyi ve güzelin yanında kötü ve çirkinin karmakarışık bir arada bulunduğu bir panayıra benzer. Biz, geçmiş bilincine sağlam dayanak arıyorsak, bu panayırdan işimize en çok yarayanı seçmek zorundayız. Gerisini de olabildiğince belleğimizin derin katmanlarına itmekle yükümlüyüz.

SEVGİ İHTİYACI

Sevgi ihtiyacı insan soyunun çocukluğundan beri giderek yoğunluğu azalan ama hiçbir zaman kaybolmayan temel bir arzudur. Sevilmeyi hemen her zaman sevmeye yeğleriz. Sevilme ihtiyacımızdan söz ederken kendimizi haklı görmekte tereddüt etmeyiz ama sevmenin de en az onun kadar önemli bir ihtiyaç olduğunu görmezden geliriz. Öncelikli olan başkalarının bizi sevmesidir.

Sevdiklerimizle ilişkilerimizde karşılaştığımız sorunların çoğu, nedense onları çok ‘sevdiğimiz’ için ortaya çıkar. Bu sorunlara, sevilmeye olan doymak bilmez ihtiyacımız neden olur.

“Eğer beni seviyorsan” cümlesiyle başlayan ne tartışmalar yaşamışızdır sevdiklerimizle. Bizim için önemli ve değerli insanların bizim için kendi kişiliklerinde, ilgi alanlarında ve ayıracakları zamanda değişiklik yapacak kadar bize borçlu oldukları inancından sıyrılmak bir hayli zordur. Hele de sevgi gösterilene aralıksız ve bizim istediğimiz tarzda devam etmeleri gerektiği fikri bizi bir an bile bırakmazise.

Sevdiklerimiz biz istesek de, istemesek de hep ‘orada’ vardırlar ve hissettiklerimizden sorumludurlar. Bu nedenle sahiplenmek, kıskançlık, saplantılı bağımlılık, ayrılık korkusu, kendi olmayı ve duygularını özgürce ifade etmeyi bir türlü becerememek, nedensiz öfke krizleri yaşamak, sık sık reddedilmişlik yaşamak gibi acı veren yaşantılar, hemen her zaman sevdiklerimizle ilişkilerimizde ortaya çıkmaktadır.

Ne zaman, olduğumuzdan daha fazla, daha canlı, daha iyi ve daha mutlu olmak için sevdiklerimizi kendimizin bir parçası haline getirmeye çalışırız, gerçek bir sevgiden değil bir ihtiyaçtan hareketle davranıyoruz demektir.

Eğer kendi hakkımızda olumlu duygular beslemek ve benlik saygımızı ayakta tutmak için başkalarının varlığına ihtiyaç duyuyorsak, öz saygı ve öz sevgimizi başkalarına devretmişiz demektir.

Sevilen ve güvenilen bir insan olduğumuzu doğrudan doğruya hissedebilmek için ötekilerin yanı başımızda olmalarına ihtiyaç duyuyorsak, varoluşumuzun temel dayanağı olan öz sevgimizi de başkalarından devşirmişiz demektir.

Bizi ne kadar severlerse sevsinler ve bizi mutlu etmek için ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler içimizdeki doymak bilmez sevilme ihtiyacımızı yeterince gidermezler. En küçük bir ihmal ya da kusur karşısında tarafımızdan suçlanmaktan kurtulamazlar. İşin içine sitem ve suçlama girince sorunlar ‘Arap saçına’ döner.

Kıskançlık, dikkatlice bakılınca görülecektir ki, yeterince sevilmediğimiz inancından kaynaklanır. Kendi güvensizliğimizden bilerek ya da bilmeden başkalarını sorumlu tutuyorsak, istemeden de olsa onları kişisel duygusal ihtiyaçlarımız için kullanıyor olabiliriz.

En çok sevdiğimizi sandığımız insanlara gerçek sevgi ile davranmamızın basit nedeni gerçekte kendi “öz”ümüzü sevmemizdir. Bu nedenle de başkalarının bizde sevilecek ne bulduklarını bir türlü anlayamamış olmamız şaşırtıcı olmasa gerek.

Sevdiklerimiz bize karşı her zaman onlardan beklediğimiz yoğunlukta ilgi ve şefkatle yaklaşıyorlarsa kendilerini ne kadar az sevdiklerini düşünerek onlara anlayışla yaklaşmalıyız.

Sevginin sahiciliği konusunda bu kadar kuşku dolu gözlemler dile getirdikten sonra sevginin ve aşkın gerçekte olanaksız olduğuna hükmetmemiz gerekmez mi? Ne kadar gayret edersek edelim, sahici sevgiye erişemeyeceğimiz söylenebilir mi? Sevdiğimiz düşündüğümüz kişilerle doyurucu ve kalıcı güzel bir ilişki kurmak ve bunu iki taraflı olarak yaşamak mümkün değil midir?

Umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmaya gerek yok. Eleştirel değerlendirmeler yanlışlardan arınmanın en güvenilir yoludur. Sağlıklı ve olgun insanlara ne kadar duygusal yatırım yaparsak yapalım uzun vadeli düşünüldüğünde yatırımı kendi benliğimize yatırmaya eğilimli olduğumuzu unutmayalım.

Öz saygısını dış desteklerden alan, mutlu olmak için sevdiği kişilere taşınması güç yükler bindiren, aşk ve sevgi konusunda efsanelerden, romanlardan ve ucuz aşk dizilerinden beslenen, ruhsallığının zenginleşmesi için acılara katlanmayı göze alamayan kişilerin sağlıklı ve olgun bir sevgiyi yaşamaları ve yaşatmaları mümkün müdür?

Günümüzün modern aşk kavramı, eğer bir başkası tarafından delicesine bir tutkuyla sevilmiyorsak söz konusu bile olamaz. Eğer böyle bir aşkın nesnesi olamıyorsak bizde bir eksiklik ve kusur vardır diye düşünürüz. Mutluluğun sadece sevgilinin kendisine sunduğu koşulsuz ilgi ve bakımda gerçekleşeceğine inananlar ve aşksız bir yaşamı anlamsız ve değersiz bulanlar asla gerçek aşka kavuşamazlar.

Duygularımızın sorumluluğunu başkalarına yüklemek üzere eğitiliriz. “Beni kızdırdı; beni sevindirdi; beni mutlu etti; beni üzdü” türünden ifadelere günlük hayatımızda sıkça tanık oluruz. Kızma, sevinme, üzülme ve mutlu olma gibi duygulanımların öznesi sanki kendimiz değilmişiz gibi bir tutum içinde olmak, yaşantılarımızın sorumluluğunu almaktan kaçınmak demektir oysa.

Sağlıklı ve olgun insanlar yaşamın zor, acılarla dolu ve adaletsiz olduğunu kabul ederler. Asla değiştiremeyecekleri gerçekleri tevekkülle karşılamaya hazırdırlar. Yaşam, kendilerini keşfetmek ve özlerini gerçekleştirmek için kutsal bir armağandır. Eylemlerinin tüm sorumluluğunu üstlenirler ve başkalarının üzerinde kontrol kurmaya çalışmazlar. Denetleyebilecekleri tek varlığın kendi öz benlikleri olduğunun farkında olarak kişiliklerini zenginleştirmeye çalışırlar. Sevdikleri ile kurulan ilişkilerin kendi öz benlikleriyle kurudukları ilişkinin yanında ikinci derecen önemde olduğunun da farkındadırlar.

İÇİMİZDEKİ BENLİKLER (EGO STATES)

Transaksiyon kavramını psikolojiye uyarlayan usta terapist Eric Berne, her erişkinin içinde 1. Ebeveyn Benliği 2. Yetişkin Benliği ve 3. Çocuk benliğini barındırdığını iddia eder. Aslına bakılırsa bu yeni bir buluş değildir. Çağlar boyunca birçok sanatçı bunu değişik adlarla betimlemişlerdir. Berne’nin katkısı bu benlikler arasında nasıl bir etkileşim olduğunu, belirli bir ilişki içindeki tutum ve davranışlarımızdan hareketle tanımlamaya çalışmasıdır.

  1. EBEVEYN BENLİĞİ, 0-6 yaş arasında çocuğa dayatılan, sorgulanmadan benliğe aktarılan yaşam kayıtlarından oluşur. Bu kayıtların çoğu Freud’un ‘süperego’ olarak tanımladığı şekilde başta ebeveynler olmak üzere çocuğun çevresindeki diğer önemli kişilerden gelen buyruklardan oluşur. Çocuğun erken yaşlardaki mutlak bağımlılığından ötürü ve zihinsel açıdan kavrama yetisinin kısıtlılığı nedeniyle içe alınan bilgiler herhangi bir süzgeçten geçmeden neredeyse mutlak doğrular olarak benimsenir. Bu nedenle bu kayıtların bilinçli bir çaba ile açıklanması, iradi bir seçimle değiştirilmesi en azından güncel gerçekliğe uyarlanması neredeyse olanaksızdır.

Aile içinde geçerli olan kurallar, yasaklar ve öğütler geçerlilikleri ve tutarlılıkları ne olursa olsun çocuk tarafından gerçek olarak algılanır. Çünkü bu bilginin kaynağı onun güvenliği demek olan ana babadır. Elbette güven duyacak, boyun eğecek ve sevecek. Belleğindeki bu tür bilgileri hiç kimse silemez ama yaşam boyu her an yeniden yaşayabilir. Fiziksel olarak ana baba olmazsa çocuk ölür. İçselleştirilmiş ana baba da onu pek çok tehlikeden korur.

Ana baba bilgileri arasında “hayır”, “yapma”, “yap” gibi komut nitelikli bellek malzemesinin yanı sıra “ne”, “nasıl” yapılır türü iş yapmaya dönük bilgiler de vardır. Nasıl çorba içilir, nasıl çivi çakılır, nasıl el sıkışılır, nasıl burun silinir vb. Bunlar genellikle ana babayı gözlemek ve taklit etmekle kazanılır. Bu gruptaki bilgiler yararlı kayıtlardır.

“Nasıl yapılır”a eşlik eden kesin ve sert bir kural varsa, kişi, bunu gerçekle sınayamaz ve “ancak böyle yapılır, bunun başka bir yolu yoktur” dogması yerleşir. “Asla”, “daima”, “hiç unutma ki” türü bilgi ve komutlar, dogmatik benlik parçalarının yerleşmesine neden olur.

Ana babalardan başka dış dünyadan gelen değişik uyaranlar ve bilgilerde içselleştirilir. Sorgulama ve araştırma özgürlüğüne sahip olduğumuz her türlü bilgi “Erişkin Benliği”nde depolanır.

  1. ÇOCUK BENLİĞİ.

Ebeveyn benliğine kaydedilen bilgilerin yanı sıra eş zamanlı olarak içe alınan başka bir tür bilgi daha vardır. Bu da içsel olaylara ait bilgilerin tutulmasıdır. Yani çocuğun gördüğüne, duyduğuna ve yaşadığına verdiği duygusal tepkiler bu gruba girer.

Araştırmacılar, görmek, duymak, hissetmek ve anlamakla ilgili bilgiler bütününe “Çocuk Benliği” diyorlar. 0-6 yaşları arasında oluşan çocuk benliği, yaşamın belki de en kritik döneminde oluşmaktadır. O dönemde çocuk, henüz sözcüklerin anlamlarına yeterince sahip olamadığı için tepkilerinin çoğunu duyguları ile dışa vurur.

Çocuk bir yandan dürtülerini ve ihtiyaçlarını, diğer yandan da çevresinin ona yönelik istemlerini karşılamak durumundadır. Daha doğrusu ciddi bir açmazın içindedir. Çünkü, çevresi ona kendi istemleri doğrultusunda kabul gösterecek ve sevgi sunacaktır. Ancak, söz konusu kabul ve bakım, göründüğü gibi hızla kaybolabilir. Neden-sonuç ilişkisinden habersiz çocuk için bu, kuşkusuz, bir “sır”dır. Böylece engellenme ve toplumsallaşma sürecinin yan ürünü, çocuktaki “ben kötüyüm” duygusunun yerleşmesidir.

Çocuk benliği günlük etkileşimlerimize zaman zaman taşınmaktadır. Şöyle ki: Kendimizi köşeye sıkıştırılmış gibi hissettiğimizde( durum gerçekten öyle olabilir ya da olmayabilir hiç önemli değil bu çağda) reddedilme, engellenme, terk edilme şimdi ve burada devreye girebilmektedir. Bu acı verici duygusal yaşantıların yanı sıra öfke galebe çalarsa, çocuk benliğimiz ipleri ele geçirmiş demektir.

Olumsuz yanlarına rağmen çocuk benliğimizin önemli hatta yararlı yanları da vardır. Gelişim psikologlarının çoğu, çocuktaki yaratıcılığı, merak ve keşfetme arzusunu, dokunma ve hissetme yaşantılarını, hayatımızdaki “ilk defa”ları, hoşa giden bilgiler olarak depolayan çocuk benliğimiz üzerinde önemle dururlar.

  1. ERİŞKİN BENLİĞİ.

Çocukta, yaklaşık on aylıktan sonra dikkate değer bir değişiklik meydana gelir. Bu, çocuğun hareket edebilme yeteneği ile ilgili yaşantılardır. Önce emekleme sonra yürümeye başlamayla birlikte eşyalara ulaşabilir, onları evirip çevirerek daha yakından tanımaya çalışır. Daha büyüdükçe eşyaları yönetebilir. Bu, bir tür özgürlük deneyimidir. Kendine özgü ilkel de olsa düşünceler ve tasarımlar gelişir. Çevresi daha genişlemiştir ve nesneleri- kişileri daha iyi ayırt etmeye başlamıştır. Bunlar sayesinde bir şeyler yapabileceğini keşfetmiştir. Kendini gerçekleştirmenin ilk çekirdeğini oluşturan bu gelişme, erişkin benliğin de başlangıcıdır.

Benliğin bu parçasına ait bilgi birikimi çocuğun öğretilmiş(ebeveyn) olanla, hissedilmiş (çocuk) yaşam kavramları arasındaki farkı ayırt etmeye başlamasıyla erişkin benliği yeşermeye başlar. Daha sonraları geliştirdiği yaşam kavramları “düşünsel” nitelikte olup, iki temel zihinsel işleme dayanır. 1. Bilgi toplama 2.Bilgi değerlendirme.

Erişkin benliğinin bu işlemleri, ebeveyn ile çocuk benliklerinin etkisiz hale gelmesi demek değildir. Erişkin birey zihinsel gelişmişliği sayesinde daha doğru ve geçerli, kısacası gerçekçi olanı bulabilecektir. Başka türlü söyleyecek olursak; ana babaya ilişkin komutlar gerçeğe uygun ise, çocuk yeni yeni filizlenen erişkin benliği aracılığı ile bunu bütünlüğe ulaştırmak için geçerli bazı “kalıcı değerler”i oluşturacaktır.

Erişkin benliği, ebeveyn ve çocuk benliklerine ait kayıtları silip ortadan kaldırmamaktadır. Fakat yeniden yaşanması konusunda seçim özgürlüğü getirmektedir.

Erişkin benliğinin diğer bir işlevi de “olasılık hesabı”dır. Hayatımızda pek çoğumuzun karşısına çıkan bu işlev, çocuklukta çok yavaş gelişir. Olasılıkları araştırmak için çok az neden vardır. Örnekle anlatmak gerekirse; çocuğu “ya yemeğini yersin ya da dondurma vermem” uyarısı karşısında olasılık hesabı yapacak durumda değildir.. Örnekten de anlaşılacağı gibi çocuk sürekli olarak hiç de hoş olmayan seçenekler arasında seçim yapmak zorundadır.

Araştırmacılara göre insanda olasılık hesabı, bedenimizdeki kas grubunun geliştirilmesi gibi bilinçli bir çaba ile eğitilip geliştirilebilir.

Bu üç benlik durumu arasındaki sınırların kaygan ve geçirgen olduğu akılda tutulmalıdır. Kişiliğin erişkin bölümü olasılıkları hesaplama işlemini yerine getirirken, belirgin bir yetersizliğe düşebilir. Başarısız etkileşimlerimizin (Berne, daha ziyade transaksionlar der) altında yatan neden, çoğu kez iyi araştırılmamış olasılıklardır. Hesapta olmayan tehlike işaretlerinin erişkin benlikte yol açtığı zarar, beklenen-hesaplanan tehlikelerin açacağı zarardan çok daha fazla olabilir. Çünkü tehlikenin geleceği olasılığı hesaplanabilmiş ise, erişkin benlik dikkatli bir bekleyiş içine girer ve uygun çözümler bulabilir. Öbür türlü erişkin benliği, sadece seyircidir. Böylelikle etkileşim başarısız kalır. Bu kurama göre, doğumdan itibaren birey ile çevresi arasındaki iletişim ve etkileşim, onda yaşama dair bazı belirli tutumlar, davranışlar ve değerlerin oluşmasına ve bunların giderek katı kalıplar haline gelmesine yol açar.

Nevrotik karakter yapısına transaksiyonel kuram penceresinden bakılınca diyebiliriz ki, nevrotiklerdeki erişkin benliği, katı ebeveyn benliği tarafından baskı altında tutulan çocuk benliğine geçit verecek kadar olgun ve esnek olamama olarak görülebilir.